15 Şubat 2012 Çarşamba
Enteresan bir oyuncu; Iman Shumpert
Shumpert bu senenin en dikkat çeken çaylaklarından bir tanesi. New York'un acınası olan kadro derinliğini düşünecek olursak, draft gerilerden seçilmiş bir Iman Shumpert çölde bir vaha gibi kalıyor. Çünkü benchte yanında oturan isimler Jared Jeffries kıvamında. Yalnız Shumpert şu görüntüsüyle tabi ki üst düzey bir oyuncu falan değil ama benim bakış açıma göre potansiyeli yüksek bir genç adam. Yalnız üst düzey bir oyuncu olması için kendisine doğru bir yol çizmeli ve sıkı bir çalışma programıyla eksik yönlerini geliştirmeli. Eğer ki bunları yaparsa gayet değerli bir oyuncu olacağını düşünüyorum. Özellikle de dış savunmacı olarak Nba'in sayılı isimlerinden biri haline gelebilir. Keza dış savunmanın bire bir ölçütü olmasa da top çalma istatistikleri bunu kulağımıza fısıldayan bir ver. Çünkü eşleşmelerine göre genellikle muazzam bir fizik avantajı var. Hele ki 1 numara oynadığı zaman bu fizik farkı uçuruma dönüşüyor ama onu 1 numarada kullanmak oyunun diğer yönü olan hücumda kendi takımı için tam bir terör oluyor. Ne üstün bir pas yeteneği var ne de "oyun kuruculuğun" o'sundan anlıyor. Tam karın ağrısı yani, çekilecek dert değil.
Birçok diğer müthiş atlette olduğu gibi Iman Shumpert'ın şutları da gayet zayıf. Ziyadesiyle yüzdesiz atıyor ve oldukça da fazla top kullanıyor. Aslında Shumpert yedeğe çekilip ve Lin yükselişine başlayınca Iman'ın dakikaları törpülenmiş oldu ve bu istatistikleri azaldı ama sonuçta nasıl bir oyuncu olduğunu görme fırsatını biz yakaladık. Bu fazla top kullanma merakı Shumpert'ın özgüveninin tavanda olmasından kaynaklanıyor. Çoğu zaman şutu kaldırırken hiç tereddüt etmeden potaya yolluyor ama isabetsiz olunca ne fayda. Bu kadar yüksek özgüven çift tarafı keskin bıçak gibi. Sizin de elinizi kesebilir, rakibinizin de bir yerlerini parçalayabilir. Şuana kadar Iman'ın getirdikleri ve götürdükleri ortada diyebiliriz. Bu ibreyi pozitif yöne çekmek için deli gibi şut çalışması yapması lazım. Boşluğu bulduğu zaman o şutu sokan bir oyuncu olursa çok ciddi bir sınıf atlar. Çünkü potaya gitme konusunda hiç fena değil. Bu konuda da üst düzey diyemem ama fena değil, yolunu buluyor.
Önümüzdeki süreçte ve yıllarda da New York'un yedeklerinin birden bire sınıf atlamayacağını varsayarsak Iman Shumpert azımsanamayacak düzeyde süre alacaktır. Biraz daha aklıyla oynarsa, çok çalışırsa ilk 5'e de girebileceğini düşünüyorum. Daha şimdiden Knicks taraftarının ve New York medyasının çok sevdiği bir isim Shumpert. Biz de şöyle goygoylayalım o zaman, Inan Shumpert kendine Inan!
13 Şubat 2012 Pazartesi
Nba'in TOP 15 transfer kazığı!
Benim şahsen çok taktığım bir konudur bu. Hak etmeyen oyunculara abartılı maaşlarla büyük kontratlar imzalayıp sonra oturup hayıflanan sevgili takım sahipleri, sonra “kâr edemiyoruz biz!” diye mızmızlanıyorlar. Gerçekten de bazı takımlar çok kötü yönetiliyor. Bir kısmı böyle gelmiş böyle gider, diğeri ise iyi gitmelerine rağmen mantıksız hamlelerle organizasyonu ipotek altına alıyorlar (Bknz. Detroit Pistons). Ben de HoopsHype sitesinden maaş verilerini alarak aktif oynayan oyuncular içinde bana göre patlayan top 15 kontratı listeledim. Tabi bu kontratların patlamalarının sakatlık, takım içi sorunlar, beklenmedik takaslar, yaşlılık gibi sebepleri de var. Ancak oyuncuya bakıyorum, verdiği performansa bakıyorum, yanında yazan bol sıfırlı dolarlara bakıyorum, daha da bakmıyorum zaten. Kimi sağlam kazıklar da bu sezon başında çıkan amnesty sayesinde temizlendi, onu da unutmayalım. Bunlar “kalan sağlar”..
1- Rashard Lewis / Washington Wizards: 22,152,000$
2- Elton Brand / Philadelphia 76ers: 17,059,729$
3- Antawn Jamison / Cleveland Cavaliers: 15,076,715$
4- Chris Kaman / New Orleans Hornets: 14,030,000$
5- Ben Gordon / Detroit Pistons: 11,600,000$
6- Hidayet Türkoğlu / Orlando Magic: 10,600,000$
7- Andris Biedrins / Golden State Warriors: 9,000,000$
8- Carl Landry / New Orleans Hornets: 9,000,000$
9- Leandro Barbosa / Toronto Raptors: 7,600,000$
10- Charlie Villanueava / Detroit Pistons: 7,540,000$
11- Kwame Brown / Golden State Warriors: 7,000,000$
12- DeSagana Diop / Charlotte Bobcats: 6,925,400$
13- Metta World Peace / Los Angeles Lakers: 6,790,640$
14- Jermaine O’neal / Boston Celtics: 6,220,000$
15- Luke Walton / Los Angeles Lakers: 5,680,000$
12 Şubat 2012 Pazar
Deplasman Fobik Fenerbahçe
Fenerbahçe’nin deplasman kabusu son hız devam etmekte. Son
olarak Kardemir Karabükspor’a konuk olan Sarı-Lacivertliler, bu deplasmandan da
2-1’le puansız ayrıldı ve lider Galatasaray’la arasındaki puan farkı böylece 6
olmuş oldu.
Fenerbahçe’nin kendi evinde ve deplasmanda oynadığı futbol
arasında, siyahla beyaz kadar fark var desek yanlış olmaz. Saraçoğlu’nda
coşkulu, rakibe hücum pres yapan, çok iyi top çeviren, maç içinde birçok gol
pozisyonuna giren bir takım izletebilirken bizlere, deplasmanda bu kriterlerin
hiçbirini göremiyoruz Sarı-Lacivertlilerde. Nitekim bu maçta da Alex’in serbest
vuruşu ve penaltısı dışında organize bir şekilde pozisyona giremediğini
gözlemledik Fenerbahçe’nin. Bu pozisyona girme ve top çevirme kısıtlılığının
başlıca nedeninin de Emre Belözoğlu’nun yokluğu olduğu bariz bir gerçek. Bu
görevi onun yerine üstlenen Cristian’ın da, özellikle bu maçta, hiç başarılı
olamadığını söylememiz lazım. Üstüne üstlük Alex’in bu maçta da olduğu gibi
deplasmanlardaki durgun oyunu, Fenerbahçe’nin Emre’yi çok ama çok aramasına
sebep olmakta.
Fenerbahçe, deplasmanda bu şekilde oynayarak puan kaybetmeye
devam ettiği sürece, şampiyonluk hedefinden (en azından Play-off’a avantajlı
bir puanla girme hedefinden) gittikçe uzaklaşacak gibi görünüyor. Ama yine de
sezon başından beri deplasmanda bu denli puan kaybeden bir ekibin şuan ligde
2.lik koltuğunda oturması da bir başarı olarak görülebilir.
Karabükspor’dan da bahsetmeden, yiğidin hakkını teslim
etmeden geçmeyelim. Devreye kadar topladığı puanlarla küme düşmenin en büyük 2.
adayı olarak görülen Karabük, devre arasında yaptığı birçok transfer sonrası 2.
devreye çok iyi başladı ve art arda puanlar toplayarak kümede kalma yolunda
önemli bir aşama kat etti. Özellikle topu ileri alanda çok iyi tutan Mehmet
Yıldız’ın transferinin, Karabük’e ilaç gibi geldiğini söyleyebiliriz. Maçta
ikinci yarıda pek varlık gösterememelerine rağmen, ilk yarıda Florin Cernat
maestroluğu eşliğinde Fenerbahçe’ye karşı mükemmele yakın bir futbol
sergilediklerini ve bunun galibiyeti getirdiğini belirtelim.
Sonuç olarak, evinde çok başarılı bir performans sergileyen
Karabükspor’un, deplasmanlarda bu kadar başarısız bir Fenerbahçe’ye karşı galip
gelmesi bana pek sürpriz olarak görünmedi, böyle bir sonuç bekliyordum
açıkçası. Yazımı sonlandırırken maçın son saniyelerinde yaşanan çok ilginç bir
anın videosunu paylaşıyorum sizlerle : Selçuk Şahin’in bir basketbolcu gibi
ribaund çekmesi. Buyrun :
Nba’in son Fetişi: Jeremy Lin!
Tartışmasız şu sıralar hem Amerika’daki hem de bütün dünyadaki NBA fanlarının ağzından düşmeyen tek isim; Jeremy Lin. Kimdir peki bu sakızdan çıkan ve çöküşe girmiş bir takımın umudu olan Çin asıllı genç adam? Başka bir yerden okuyup, bilgi alıp kendi yazımmış gibi yazmayı sevmem; o yüzden genç NBA’in şu sıralar reyting rekorları kıran bu genç yıldızının detaylı hayatını öğrenmek isteyenler buraya http://www.yazihaneden.com/?p=392 buyursun.. Ben şimdi hayatından çok Knicks ve saha içi perspektiflerinden bakıyorum.
Öncelikle şurası kesin ki, New York’un en büyük saha içi sorunlarından birine ilaç oldu Lin. Hem de ne ilaç.. Sene başından beri mobil kullanabileceği uzunları varken Pick&Roll hücumunun “Pi”sini bile oynayamayan Knicks bir anda, uzunlarını içeri devirir oldu. Knicks’in şu son iki maçını sırf Lin odaklı izledim ve şunları not aldım kendime. Bu genç adamın doğuştan gelen bir saha görüşü var. Ancak bu saha görüşünü kullanmak yanında 2 özelliği daha gerektirir; Zekâ ve pas yeteneği. İşte bu tehlikeyi doğuran üçlüye bir arada sahip Jeremy. Zeki basketbolcuları zaten her zaman sevmişimdir. Keza sürekli aynı şeyi yapsalar bile onu yaparken çıkabilecek engellere anlık çözüm üretebilirler. Lin’de de bu değerli özellik mevcut. Kısacası bu saydıklarım aslında “iyi bir oyun kurucu”nun temel katmanları. Keza bu üçü olmadan değerli bir oyun kurucu olamazsınız, bu üçlüyü temel alıp üzerine koymak ise yine sizin elinizde.
Lin’in enteresan yanlarından biri demin saydıklarım da dahil olmak üzere hiçbir özelliğinin mükemmel olmaması. Ne muhteşem bir pasör, ne çok iyi bir şutör ya da Derrick Rose kıvamında dribblingleri var. Ancak hepsini de yapabiliyor. Pas yeteneğini iyi görmeme rağmen paslarını daha iyi yapan şeyin zekâsı olduğunu düşünüyorum. İzleyince ışıltılı ve sihir kokan paslarını bulmak zor ama her zaman doğru kişiyi topla buluşturma çabası ve düzgün pasları onu etkileyici bir asist kaynağına dönüştürüyor.
Genç oyuncu çok hızlı bir ilk adıma sahip ki bu da onu savunulması zor bir oyuncu yapıyor. Müthiş süratli bir oyuncu diyemeyiz, örneğin bir John Wall kıyaslaması olmaz. Ancak hızlanma ve kısa sürede potaya gitme konusunda üst düzey bir adam. Potaya giderken de “kanalları bulma”da çok ama çok başarılı. Yani beklenmedik bir anda beklenmedik bir hamle yapıp yolunu bulabiliyor. İstikrarlı bir dış şutu yok, hatta üçlük çizgisinin gerisinden kötü diyebiliriz ama orta mesafeden boş bırakılmaması gereken bir isim. Boş şutu bulunca tereddüt etmeden kaldırıp isabeti bulabiliyor. Oynadığı ve şov yaptığı her maçın ardından kendine güveni biraz daha artıyor ama ben bu skorer kimliğinin çok uzun süreceği kanaatinde değilim. Şut şansı da şu sıralar genç oyuncunun yanında. Keza Knicks’in Lin’den bekleyeceği esas katkı da skor üretmesi değil normal şartlarda; oyunu yönetmesi ve uzunları verimli kullanması. Ancak Amare ve Melo’nun yokluğunda skor yükünü taşıyabilmiş olması da tabi ki kendisi açısından önemli bir veri.
Jeremy Lin aynı zamanda alışılagelmişin dışında bir genç adam. Lakers’la oynadıkları maça fantastik bir başlangıç yapmasına rağmen, takımını doğru kullanamadığını düşündüğü için, devre arasında oturup ilk yarının kasetini izlemiş ve nerelerde ne yapması gerektiğini tartışmış. Bir oyuncunun, hadi bir oyuncu demeyelim şöyle anlatalım; hemen hemen bütün dünyadaki NBA takipçilerinin gözünün üzerinde olduğu bir oyuncunun bu denli alçak gönüllü ve şımarmamış olması kişilik envanteri açısından çok belirleyici. Düşünüyorum da John Wall, DeMarcus Cousins falan böyle bir ilgi görse.. Aman yarabbi, neyse ikisi de Washington’da oynuyor zaten.
Şimdi de gelelim işin goygoylama kısmına. İlk olarak şunu fark etmek gerekiyor; şapkadan bir Allstar çıkmadı. Geçen gün twitter’da “Kobe maç sonunda Lin’in imzalı fotoğrafını istemeliydi” tarzında bir şey okudum ki, insanın şöyle sıkı bir “oha” çekesi geliyor. Biraz yavaş olun be arkadaş. Ancak çok da şaşırmamak lazım, çünkü bu çocuk Knicks’te parladı ve belki de açık ara NBA’in en goygoycu medyasının olduğu şehir. Az biraz biri parlasa hemen boynuna sarılıp “aslanım, koçum, en iyisi bu çocuk en iyisi!” moduna girdiklerini biliyoruz (bknz. Landry Fields, Iman Shumpert). Tabi ki, ortaya koyduğu performans katiyen azımsanacak ve göz ardı edilecek bir düzeyde değil. Bu ışıltıyı şu günlerde hak ediyor da zaten. Ancak bu ilginin 2 boyutu daha da var. Jeremy Lin gerçek anlamda bir başarı öyküsü. Amerika da bayılır böyle başarı hikayelerini parlatıp sunmayı. O yüzden şu an bulunmaz hint kumaşı Çin asıllı Kaliforniya doğumlu genç gard. Diğer bir reyting ise Lin’in Çin asıllı olmasından kaynaklanıyor. Yao Ming’den sonra NBA’in ilk uzak doğulu yıldızı/reyting kaynağı oldu Jeremy. Bu durumun sonucu olarak Amerika’da yaşayan ve ırkçılıkla mücadele eden ezilmiş uzak doğulu göçmenlerin kahramanı oldu bu genç.
10 Şubat 2012 Cuma
Xherdan Shaqiri Bayern Münih’te!
Galatasaray’ın sene başında nabız yokladığı, devre arasında ise neredeyse 1 ay peşinde koştuğu İsviçre’li genç yıldız Xherdan Shaqiri Bayern Münih’te. Kendisi bu transfer dönemine kadar ismine çok aşina olmadığımız bir oyuncu olsa da bu dönemle beraber hepimiz adını ezberledik ve yakından tanır olduk. Galatasaray’ın ihtiyacı olan bir oyuncuydu kendisi ve uzun yıllardır Türkiye’de görmediğimiz türden bir transfer olacaktı eğer gerçekleşseydi. Bana kalırsa yazık oldu alınamaması ama en azından Galatasaray yönetiminin bu transfer için elinden gelen her şeyi yaptığını biliyoruz.
Xherdan Shaqiri – Bayern Münih ikilisinin bir araya gelmesinin bedeli 12 milyon euroymuş. Açıkçası bu bedeli öğrenince “ulan Basel sen ne çakalsın” diyesi geliyor insanın. Çünkü Galatasaray’ın da teklifi bu miktarlar civarındaydı ve Basel 15 milyon Euro civarlarında diretmişti. Demek ki, “tamam biz bu adamı satacağız ve Galatasaray da şiddetle istiyor, ne koparsak kardır” düşüncesini gütmüşler. Aslında tok satıcıyı oynamalarını görüşmeler sırasında da anlayabiliyorduk ama yine aynı fiyata gidip Shaqiri’yi vermelerini beklemiyordum. Tahminimce Basel bir yaban çakallığı yaparak, gelecekte Bayern’den kiralayabileceği oyuncuları düşünüp iyi ilişkiler kurmak istemiş olabilir. Bir diğer etken de, Bayern’in sene sonu alacak olması, Galatasaray’ın hemen istemesi olabilir.
Bayern Münih’in bu transferi bitirmesi, daha önce bahsettiğimiz “Galatasaray için vizyon transferi olurdu” düşüncemizi destekliyor. Shaqiri’nin transferi Avrupa bazında ses getirecek ve önümüzdeki seneler için temel oluşturacak kadroyu destekleyecek bir gelişme olacaktı. Eh Sarı-Kırmızılılar için kısmet böyleymiş diyelim.
Bayern için ise bence güzel bir hamle oldu bu iş. Arjen Robben ve Frank Ribery gibi iki muhteşem dribblingciye sahip olan Almanlar bir üçüncüsünü kadrosuna kattı böylece. Üstelik hem Robben hem Ribery sakatlıklarıyla ün yapmış yetenekler. Bu delikanlıların olası sakatlıklarında onları yedekleyebilecek aynı tarz bir oyuncu Shaqiri. Kısacası iyi iş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










