14 Aralık 2011 Çarşamba

Beşiktaş, grup lideriğini Stoke'ladı !



UEFA Avrupa Ligi’ndeki temsilcimiz Beşiktaş, gruptaki son maçında Stoke City’yi 1-0 yeriye düştüğü maçta 3-1 yenerek gruptan lider olarak çıkmayı başardı.

Stoke City, daha maçın ilk dakikalarında anlaşıldığı üzere buraya berabere kalıp liderliğini korumak için gelmiş. Maç boyunca oyunu kendi yarı sahasında kabul eden, rakip yarı alanda en ufak pres yapmayan, iyi savunma yapan, kontra ataklarla “ya atarsam” mantığıyla gol arayan İngiliz temsilcisi, ilk yarıda istediğini de fazlasıyla başardı. Hiçbir hücum varyasyonu olmayan bu takım, planını tamamen hava topları ve duran toplar üzerine kurmuş. Bu tablonun aynısını ilk maçta da görmüştük. Oyunu soğutan, seyir zevkini düşüren, korner gibi taçlarla gol arayan Stoke, İngiliz basını da dahil ciddi anlamda eleştiri almakta. Açıkçası bu eleştirileri fazlasıyla hak ettiklerini düşünmekteyim. Öyle ki UEFA Avrupa Ligi’nin en az pas yapan takımlarından biri olmuş Stoke City (İngiliz futbolu pas üzerine kuruludur, bunu da hatırlatalım).

Gelelim Beşiktaş’a… Bugün çok net bir şekilde gördük ki Quaresma’sız Beşiktaş, kapanan takımları açma konusunda sıkıntı çekiyor. Özellikle ilk yarı daha çok uzaktan şutlarla kaleyi yokladı Kartallar. Beşiktaş’ın beklerinin hücuma yeteri kadar katkı verememesi de Stoke’un ekmeğine yağ sürüyordu, ta ki 2. yarıdaki penaltı pozisyonuna kadar. Rakibinin 10 kişi kaldığı bu andan sonra tam anlamıyla şov yaptı diyebiliriz Beşiktaş için.

Maçın kahramanı ise benim gözümde kesinlikle Manuel Fernandes. Fernandes’in Beşiktaş formasıyla belki de en etkili, en istekli performanslarından birine şahit olduk bu akşam. Orta sahanın tam anlamıyla liderliğini yapan Portekizli, çoğu atakta Beşiktaş’ı yönlendiren isimdi ve bu etkili oyununu 1 gol 1 asist ile taçlandırmış oldu. Formda bir Fernandes’i durdurmak gerçekten çok zor.



Ayrı bir parantez de Mustafa Pektemek’e açmak istiyorum. Daha önceki yazılarımda da Pektemek’e daha fazla şans verilmesini üstüne basa basa söylemiştim. Mustafa da son maçlarda aldığı süreyi en iyi şekilde değerlendirmeye başladı. Fiziksek olarak belki hala yeterli kuvvette olmasa da, her an golü koklayan genç bir Türk forvet kendisi. Hakan Şükür sonrası Türk futbolundaki forvet eksikliğini, Mustafa’nın daha çok üstüne durarak, kendini geliştirmesine yardımcı olarak kapatabileceğimizi düşünüyorum.

Sonuç olarak Beşiktaş, bu sonuçla çok uzun zamandır hasret kaldığımız bir şeyi, bir Türk temsilcisinin Avrupa gruplarından lider çıkmasını, başardı. Şampiyonlar Ligi’nden Manchester Utd, Manchester City, Valencia gibi çok etkili takımların gelmesiyle daha zor bir hal alan UEFA’da Beşiktaş’ın bu grup liderliği, önümüzdeki kura çekiminde büyük avantaj sağlayacaktır takımımıza. Tebrikler Beşiktaş !!

13 Aralık 2011 Salı

Tutmayın küçük enişteyi! (L.A Clippers)



Belki de Amerika’nın en parlak ve ışıltılı şehri; Los Angeles. Bir de bu şehirde bir basketbol takımı Lakers; tarihi başarılarla dolu, NBA denince akla gelen ilk markalardan.. İşte bu göz alıcı isimlerin yanında bir basketbol takımı daha var; Clippers. Ayın karanlık yüzündeki bu basketbol takımı L.A Clippers’ın tarihi ise büyük abisinin gölgesinde hiç gün yüzü görememiş. Şimdilerde ise yeni ve yetenekli bir jenerasyon yakaladı bu makus talihli takım. Bu sefer daha bir optimist bakıyor geleceğe Los Angeles’ın ezilen cephesi.

Yeni jenerasyonun ilgi çekici oyuncularının başlarında gelen Eric Gordon ve Blake Griffin bu yeni oluşturulan Clippers takımının da en önemli yıldızları. Muazzam bir atlet olan ve gününde olduğu zaman neredeyse durdurulamaz bir silah olan Blake Griffin’in geçtiğimiz sezon yarattığı havayı sırf All-star haftasonuna bakarak bile çok net bir şekilde görebiliriz. Eric Gordon ise Kaan Kural’ın tabiriyle yeni Ray Allen olma yolunda ilerliyor. Yüksek atletizmini mükemmele yakın bir dış şut ile birleştiren Gordon hangi takıma gitse, o takımın önemli bir parçası olabilecek kalibrede. İnşa edilmeye başlanmış ve önümüzdeki yıllarda geliştirilecek olan bu takımın temelini de şüphesiz ki bu iki genç yıldız oluşturacak. 4 numara ve 2 numara tamam, peki ya diğer bölgeler?

Bu ikilinin baş yancısı ise genç, dinamik ve patlayıcı enerjisiyle pota altı oyuncusu DeAndre Jordan. Bu sene sınırlı serbest kalan DeAndre Jordan’ı Golden State’in teklifini match ederek bana göre gayet doğru bir kararla takımda tuttu Clippers. Keza Blake Griffin gibi muazzam bir hücum oyuncusuna sahipken 5 numarayı da Jordan gibi savunma özellikleri ağır basan (ciddi bir blok tehdidi) ve atletik kabiliyetleriyle takıma uyum sağlayabilecek bir pota altıyla doldurmak bence gayet güzel bir hamle. Jordan’ın biraz da sırtı dönük hücumu gelişmiş olsaydı mükemmel bir ikili olabilirdi bu gençler.


Pivot pozisyonunu da böyle doldurduk, kaldı geriye oyun kurucu ve kısa forvet. Oyun kurucu için baş hedef hiç şüphe yok ki Chris Paul’dü. Geçtiğimiz günlerde çok önemli bir teklifle Stern’in kapısını çalan Clippers, NBA’in önlenemez aç gözlülüğüyle yerine oturtulmuştu. Minnesota’nın 2012 draft hakkının başrolde olduğu ve yanında genç oyuncular + Kam-an ile süslenen bu teklif bana kalırsa gayet makuldü. Tabi ki Eric Gordon’ın Clippers’ta kalması şartıyla! Ancak bu iki ekibin görüşmelerinin tamamen sona ermediği ve tekrar masaya oturacakları söyleniyordu. Clippers ise bir adım geriye atmış durumda. Ne olur bilmem.

Chris Paul’e yapılan ilk teklifin reddedilmesinin ardından, Clippers yönetimi tecrübeli oyun kurucu Chauncey Billups ile sözleşme imzaladı. Bence son derece yerinde bir hamle. Takım politikası gereğince, Billups’ın alacağı para açıklanmamış. Ancak bazı kaynaklar tarafından bu miktarın 2m dolar civarı olacağını belirtiliyor. Demin yukarıda saydığımız gibi atletik ve genç oyunculardan kurulu Clippers’ın dümeninin, Billups gibi tecrübeli ve kaliteli bir oyuncuya teslim edilmesi çok doğru. Ayrıca Los Angeles Clippers takımının hızlı tempoda oynaması gerektiğini düşünüyorum. Keza Billups’ın da ortalamanın biraz üzerinde tempo yapan Denver Nuggets’taki performansını hepimiz yakinen biliyoruz ama daha da hızlı bir tempo olan New York Knicks’e pek uygun olmadığını tecrübe ettik. Bu anlamda Clippers’taki olası performansı benim açımdan merak uyandırıcı. Yalnız Vinny Del Negro’nun da Mike Di’Antoni basketbolu oynatmayacağını düşünecek olursak, Billups bu işi gayet güzel bir şekilde kıvırır. Takımın saha içindeki beyni olması açısından yükü gayet ağır olacak. Tabi ki şöyle de bir şey var; bu oyuncu takas malzemesi olarak alınmış olabilir. Hiç sanmıyorum o başka, 35 yaşındaki Billups’ı takas malzemesi olarak kullanmak çok cazip değil. Bu kadar kısa sürede bu çok takas olurken insan ister istemez paranoyaklaşıyor.


Geriye kalıyor ilk 5’in son parçası; kısa forvet. Bu bölgeye de bir başka tecrübeli oyuncu Caron Butler’ı monte etti Clippers. Yani free agent havuzundan bir başka kaliteli takviye daha. Geçtiğimiz sezon Dallas Mavericks’teki 26 maçında 15 sayı 4 rebound ortalaması yakalayan otuz yaşındaki oyuncu Los Angeles şehrinin küçük çocuğu için çok yerinde bir transfer. Keza Billups’ın da Caron Butler’ın da profesyonellik olarak üst düzey olan ve egoları düşük olan oyuncular olması, bu genç ve dinamit gibi olan ekip için ayrı bir önem de arz ediyor. Baron Davis ile Billups'ı kıyaslayacak olursak, ne demek istediğimi daha net görebiliriz.

Gelelim ilk 5’in dışına. Yedekler ve koç Vinny Del Negro. Mo Williams, Al-Faruq Aminu, Chris Kaman ve Eric Bledsoe bana kalırsa yedeklerin içinde ön plana çıkanlar. Ancak tabi ki, bu oyuncuların biri ve ya birden fazlası olası bir takasta takımdan ayrılabilir. Şu içinde bulunduğumuz günler takas açısından akıl almaz hızlı geçiyor. Yani hiç beklenmedik anlarda, beklenmedik anlaşmalar söz konusu olabiliyor. Bu açıdan şimdilik bu oyuncularla ilgili çok yorum yapmayalım. Muhtemelen gidecek olanlar olacak çünkü, sonradan dediğimizi yutmayalım. Ancak bana göre kenarda bekleyen oyuncular ,şu an için çok üst düzey olmasa da, (bir Odom değiller tabi ki!) hiç fena değiller.


Ancak çok rahat üzerine konuşabileceğimiz bir konu var önümüzde; koç Vinny Del Negro. Ligin en kalitesiz birkaç koçundan biri olduğu kesin. Bu kadar keyif vadeden bir takımın başında Del Negro’nun olması da tabi ki bizim açımızdan üzücü. Oyuncuların ulaşabilecekleri seviyeye ulaşamamasındaki önemli etkenlerden biri olacaktır ve aynı zamanda takımın ulaşabileceği düzeyi törpüleyecektir. Hem saha içinde biçilen rollerde hem de maç içinde yaptığı veya yapmadığı hamlelerle birçok kez sınıfta kalmış bir hoca Vinny Del Negro. Son reel örnek olarak Chicago Bulls kazık gibi önümüzde dikiliyor işte. Bulls’un Del Negro ile yollarını ayırıp Tom Thibodeau ile yola devam etme kararının ardından yaptığı aşama dağlar kadar. Umalım da Los Angeles Clippers da bu kararı çok fazla uzatmaz ve başka bir koçla yoluna devam eder. Hele hele bir süper yıldız daha (Griffin benim için süper yıldızdır.) takıma katılırsa, başarısızlık emaresi gösterdiği anda kovulacaktır. En azından orası kesin diye bakıyorum.

Marko Jaric nedeniyle 2000’lerin ortalarına doğru sempatimin oluştuğu Clippers, belki de bu jenerasyon ile tarihinin en önemli başarılarına koşabilir. Belki gelişecek 1-2 takas ile bir önemli yıldızın daha kadroya eklenmesi + güzelinden bir koç değişikliği ile bu hedefler daha da somut olabilir. Bakalım yılların dalga konusu olan takımı Los Angeles Clippers bedbaht kaderini değiştirebilecek mi? En azından şimdilik; tutmayın küçük enişteyi!

11 Aralık 2011 Pazar

Formda Aslan Yorgun Fırtına'yı parçaladı



Bir tarafta Şampiyonlar Ligi kader maçından beraberlikle dönen ve yorgun Trabzonspor, diğer tarafta birkaç gün önce Arena’da ezeli rakibine büyük üstünlük sağlayan Galatasaray. Fenerbahçe maçında muazzam bir performans koyan Galatasaray’ın bu hafta bu performansı sergileyip sergilemeyeceği soru işaretiydi ancak aslında bu performansa da pek ihtiyaç duymadı.

Fatih Terim’in bir kez daha doğru kararı vererek çift forvet çıkarttığı Galatasaray, maça hızlı başladı ve daha 5. dakikada Elmander ile öne geçti. Bu tarz zorlu geçmesi beklenecek bir maçta erken bulunacak bir golün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördük. Keza Trabzonspor kendine 25. dakikadan sonra gelebildi. Zaten maç boyunca Trabzonspor’un etkili olabildiği tek süreç bu bölümdü. Birkaç "çok etkili olmayan" pozisyonun ardından ilk yarı sonuna doğru ikinci golü de kalesinde gördü Trabzonspor.

Ancak Trabzonspor ile ilgili soru işareti Zokora’nın atılmasıyla beraber maçtan tamamen kopmuş olmaları. Tamam bir takım yorgun olabilir, son derece yanlış bir kararla on kişi kalmış olabilir ama kendi evinde önemli bir rakibiyle oynarken maçı bu kadar boş vermemesi gerekir. Taraftarın da bu süreçte takımını desteklemekten çok, eski Trabzonsporluları yuhalamasını doğru bulmuyorum. Keza Engin’in takımında kadro dışı kalıp transfer olduğunu düşünürsek, tepki alması pek anlamlı değil benim açımdan. Ancak Tolga Zengin’in suratında patlayan su şişesi tam bir rezalet. Zira Tolga da bu duruma çok sinirlendi ve hatta maçtan tamamen koptu. Sonraki pozisyonlarda dikkat edecek olursak, Tolga’nın normal şartlarda yapmayacağı hatalar yaptığını görüyoruz. Burak’ın da son haftalarda performansının düşmesini, iyi yaptığı işlerden çok yapamadığı işlerle uğraşmasına bağlıyorum. Şunu net olarak görebiliyoruz ki, Burak’ın tek vuruşları (kontrol etmeden gelişine) iyi değil. O da bunu yapmaya çalışıp duruyor. Son olarak da “Sapara?” demek istiyorum.

Ve kazanan tarafa dönelim. Galatasaray bence şuan açık ara ligin en formda takımı. Sene başından beri (hatta geçen seneden beri) çift forvetin zaruri olduğunu tekrar tekrar söylemiştim. Baros-Elmander ikilisi de bunu her maçta kanıtlıyor. Elmander’i de hantal diye eleştirenler de sanıyorum ki bu fikirlerinden vazgeçmişlerdir. Bir forvette olması gereken hemen hemen her özelliğe sahip komple bir oyuncu. Galatasaray için bonservissiz olarak transfer edilmiş olması çok büyük şans. Çok önemli ve fark edilmesi gereken kısım ise Galatasaray’ın takım savunması. Orta saha ve savunma hattı ise müthiş bir uyum sağlamış durumda. Bu köprüyü sağlayan adamlar ise kesinlikle Ujfalusi ve Melo. Kısacası yıllardır savunmada büyük sıkıntı çeken Aslan’ın bu sene bu önemli zaafını kapattığını söyleyebiliriz.

Şu iki haftadır izlediğimiz Galatasaray’a “Fatih Terim’in Galatasaray’ı” diyebiliriz. Emre Çolak ve Semih Kaya’nın takıma monte edilmesi de ayrıca keyif veren gelişmeler. Bu performanslarını bir seviye yukarı çıkartmak veya uzun vadede korumak da 2-3 nokta transfere bakar. Çünkü takımı ileri çeken oyuncuların (Melo,Eboue,Ujfalusi,Elmander..) yedekleri yok. Yani bu oyuncuların iki tanesinin olmaması bir anda ritimlerini bozabilir.

Barça Classico !!


Sadece La Liga’nın değil, dünyanın en önemli maçlarından biridir El Classico. Öyle ki dünyanın en iyi 2 takımını karşı karşıya getiren bu maç, dünya çapında yaklaşık 500 milyon kişi tarafından seyredilir. Bu gece de o maçlardan biri oynandı ve Barcelona, Real Madrid’i Santiago Bernabeu’da 3-1 mağlup etmeyi başardı.

Ben de dahil olmak üzere birçok kişi, bu maçın favorisi olarak Real Madrid’i görmekteydi. Neden mi ? Barcelona’nın bu yıl deplasman karnesinin kısmen istikrarsız ve geçtiğimiz sezonlara göre daha kötü olmasına ek olarak Real Madrid’in bu sezon inanılmaz bir hava yakalaması, ibreleri Madrid temsilcisine çevirmekteydi. Ne var ki, Barcelona bugün hepimizi ters köşeye yatırarak yine bir El Classico’da galip geldi.

Aslında maç tam da Real’in hayallerini süsleyen bir şekilde başlamıştı. Tam olarak emin olamasam da El Classico tarihinin sanırsam en erken golünü izledik Benzema’dan (henüz maçın 20. saniyesinde). Gol sonrası maçın ilk çeyreğinde de Real, inanılmaz pres yaparak Barcelona’nın alıştığı oyun tarzını sahaya yansıtmasına engel oldu. Real açısından her şey yolunda gidiyordu fakat bunu maçın tamamına yayamayınca (ki bu presi 90 dakika yapabilmek imkansız gibi), Barcelona yine yaptı yapacağını. Gerçekten bu takımı durdurmak çok güç, hiçbir taktik işlemiyor. Rakibin en ufak oyundan düşüşüyle beraber girdikleri pozisyonları asla affetmiyorlar. Artık herkesin söyleye söyleye dilinde tüy bittiği üzere, makine gibi pas yapıyor Katalan ekibi. Xavi – Iniesta orta sahasının bu konuda dünyada 1 numara olduğu herkesçe bilinirken, bu sezon yanlarına Fabregas’ın da eklenmesi güçlerine güç katmış durumda.


Bu maçın bireysel performans olarak sürpriz ismini Cristiano Ronaldo olarak görmekteyim. Real’in Portekizli gol makinası, bu maç kendinden bekleneni sahaya yansıtamadı. Pas vermesi gereken birkaç pozisyonda şutu düşünmesi ve başarılı olamaması, önü açıkken şutu değil pas vermeyi düşünerek pozisyonu harcaması buna örnek gösterilebilir. Ayrıca kendine has ve çok etkili serbest vuruşlarıyla tanıdığımız Ronaldo, bu maçta uygun açıdaki 2-3 serbest vuruşta hayal kırıklığı yarattı ve Madrid taraftarlarını üzmüş oldu. Tabii ki hiçbir oyuncu, her maç olağanüstü oynayacak diye bir durum yok, fakat işin ucunda C.Ronaldo gibi bir isim olunca beklentiler doğal olarak çok büyük oluyor.

Ek olarak, genellikle maç içinde sık sık tartışmalar hatta kavgalar yaşanmasına alıştığımız, kırmızı kartların havada uçtuğu bir El Classico olmadı bu sefer. Pepe’nin her zamanki gibi bu konuda birkaç denemesi olsa da, oyuncuların önceki derbilere nazaran daha sakin bir maç geçirdiğini notlarımıza ekleyelim.

Sonuç olarak, bu maçı kazanmaları Barça açısından çok kritikti çünkü aksi halde Real Madrid’in maç eksiğiyle 6 puan gerisinde kalma ihtimalleri vardı ki, 2 kulüp de birbiriyle oynadığı maçlar dışında kolay kolay puan kaybetmiyorlar. Şimdi Real’in maç eksiğiyle de olsa 2 takım aynı puanda. Bakalım önümüzdeki haftalarda kim beklenmedik puan kaybı yaşayacak ve zirve yarışı ona göre şekillenecek ?

8 Aralık 2011 Perşembe

Deplasman Kartalı

İki Siyah-Beyazlı ekibin mücadelesinde Beşiktaş, son 12 günde İstanbul dışında oynadığı 4. maçta deplasmanda Manisaspor’u 4-1 lik skorla geçerek 4te4 yaptı ve ligde zirveye bir adım daha yaklaştı.

Aslında bu deplasman serisinde en zor geçeceği düşünülen maç Manisa deplasmanıydı. Neden mi ? Çünkü ligin sürpriz ekiplerinden biri olan Manisaspor, organize bir takım olmuşlar ve formdalardı. Geride kalan 13 maçta az gol atmalarına rağmen sadece 8 gol yiyerek Süper Lig’in en az gol yiyen takımı konumundaydılar aynı zamanda. Keza maç da bu istatistiklere uygun başlamıştı, Manisaspor çok iyi kapanıyor ve pozisyon vermiyordu. Tam da “bu maçı duran toplar belirler” diye geçirirken içimden, Quaresma’nın duran top golü maçın seyrini tamamen değiştirmiş oldu. Bahsettiğim gibi, şuana kadar toplamda 8 gol yiyen Manisaspor, Beşiktaş’tan 90 dakikada tam 4 gol yemiş oldu böylece.

Beşiktaş’ta taktik ve oyuncular artık çok iyi oturdu. Aşağı yukarı çoğu maça aynı yada çok ufak 1-2 mecbur değişiklikle başlıyor Carlos Carvalhal. Bu kadar yoğun maç trafiğinde oyuncuların fizik güçlerinin çok iyi durumda olması, takımın bu galibiyet serisiyle oldukça moralli olması ve oyuncuların birbirine ve sisteme iyice ısınması, Beşiktaş’ı Süper Lig’in şuanda en formda takımı yapmaya fazlasıyla yetmekte.

Öyle ki bu maçta forma giyen oyuncuları şöyle teker teker değerlendirecek olsak, kötü oynadı diyebileceğimiz kimseyi göremiyoruz Kara-Kartallarda. Quaresma olsun, Mustafa Pektemek olsun, görünmez kahramanlar olsun, herkes görevini layıkıyla yaptı. Fakat Beşiktaş’ı bir üst seviyeye taşıyan en önemli parçalardan birinin Manuel Fernandes olduğunu düşünmekteyim. Oynamaya başladığı günden itibaren, her maç biraz daha üstüne koyarak oynuyor ve uzun zamandır oynamamanın kendisine getirmiş olduğu maç eksiğini kapatıyor ve form tutuyor. Formda bir Fernandes de Beşiktaş’ın gücüne güç katıyor doğal olarak. Ek olarak da, Beşiktaş’ın son golünde 50m koşup kendi yarattığı pozisyonda kendisi vurmayıp daha uygun durumdaki Fernandes’i gören ve güzel bir asist yapan Holosko’ya tebriklerimizi iletelim.

Sonuçta, 2 ezeli rakibinin birbiriyle oynadığı ve eski lider Fenerbahçe’nin puan kaybettiği haftada, Beşiktaş amacına ulaştı ve bu galibiyetle liderlik yarışının içine dalış yapmış oldu.