11 Aralık 2011 Pazar
Barça Classico !!
8 Aralık 2011 Perşembe
Deplasman Kartalı

İki Siyah-Beyazlı ekibin mücadelesinde Beşiktaş, son 12 günde İstanbul dışında oynadığı 4. maçta deplasmanda Manisaspor’u 4-1 lik skorla geçerek 4te4 yaptı ve ligde zirveye bir adım daha yaklaştı.
Aslında bu deplasman serisinde en zor geçeceği düşünülen maç Manisa deplasmanıydı. Neden mi ? Çünkü ligin sürpriz ekiplerinden biri olan Manisaspor, organize bir takım olmuşlar ve formdalardı. Geride kalan 13 maçta az gol atmalarına rağmen sadece 8 gol yiyerek Süper Lig’in en az gol yiyen takımı konumundaydılar aynı zamanda. Keza maç da bu istatistiklere uygun başlamıştı, Manisaspor çok iyi kapanıyor ve pozisyon vermiyordu. Tam da “bu maçı duran toplar belirler” diye geçirirken içimden, Quaresma’nın duran top golü maçın seyrini tamamen değiştirmiş oldu. Bahsettiğim gibi, şuana kadar toplamda 8 gol yiyen Manisaspor, Beşiktaş’tan 90 dakikada tam 4 gol yemiş oldu böylece.
Beşiktaş’ta taktik ve oyuncular artık çok iyi oturdu. Aşağı yukarı çoğu maça aynı yada çok ufak 1-2 mecbur değişiklikle başlıyor Carlos Carvalhal. Bu kadar yoğun maç trafiğinde oyuncuların fizik güçlerinin çok iyi durumda olması, takımın bu galibiyet serisiyle oldukça moralli olması ve oyuncuların birbirine ve sisteme iyice ısınması, Beşiktaş’ı Süper Lig’in şuanda en formda takımı yapmaya fazlasıyla yetmekte.
Öyle ki bu maçta forma giyen oyuncuları şöyle teker teker değerlendirecek olsak, kötü oynadı diyebileceğimiz kimseyi göremiyoruz Kara-Kartallarda. Quaresma olsun, Mustafa Pektemek olsun, görünmez kahramanlar olsun, herkes görevini layıkıyla yaptı. Fakat Beşiktaş’ı bir üst seviyeye taşıyan en önemli parçalardan birinin Manuel Fernandes olduğunu düşünmekteyim. Oynamaya başladığı günden itibaren, her maç biraz daha üstüne koyarak oynuyor ve uzun zamandır oynamamanın kendisine getirmiş olduğu maç eksiğini kapatıyor ve form tutuyor. Formda bir Fernandes de Beşiktaş’ın gücüne güç katıyor doğal olarak. Ek olarak da, Beşiktaş’ın son golünde 50m koşup kendi yarattığı pozisyonda kendisi vurmayıp daha uygun durumdaki Fernandes’i gören ve güzel bir asist yapan Holosko’ya tebriklerimizi iletelim.
Sonuçta, 2 ezeli rakibinin birbiriyle oynadığı ve eski lider Fenerbahçe’nin puan kaybettiği haftada, Beşiktaş amacına ulaştı ve bu galibiyetle liderlik yarışının içine dalış yapmış oldu.
"İspanyol Messi" Ricky Rubio Nba'le tanışıyor!
İspanyol basketbolunun ya Mesut Özil’i ya da Aydın Yılmaz’ı olacak olduğunu düşündüğüm 21 yaşındaki Ricky Rubio, geçtiğimiz günlerde Minnesota’ya gidip şehri gezmiş. Hatta yeni salonu olacak olan Target Center’ı da gezmek istemiş ancak kapılar kilitli olduğu için gezememiş çaylak oyuncu. Neyse bizim ilgi alanımız bu yazı için bu muhabbetler değil. Genç İspanyol Nba’de ne yapar, ne yapamaz onu biraz irdeleyelim.
14 yaşında ilk kez profesyonel olarak Joventut formasını giydikten sonra kısa zamanda bütün basketbol dünyasının ilgisini çekti Ricky Rubio. En önemli özelliği olan saha görüşü, hız ve pas kabiliyetleriyle İspanya basketbol dünyasının göz bebeği oldu. 2009 yılında Minnesota Timberwolves tarafından draft edilse de, o İspanya’da kalmayı tercih etti ve Barcelona formasıyla Avrupa arenasında daha da göz önüne çıktı. Keza bu kararının da son derece doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü oyunuyla ilgili geliştirmesi gereken çok dal vardı. Ancak son iki yıldır kesinlikle kendisinde bir Aydın Yılmaz’laşma var. Şutunu bir türlü geliştiremeyen ve sert savunmalara karşı hücumda çok yetersiz kalan Ricky, 2011 yazında oynanılan Avrupa Şampiyonası’nda da büyük hayal kırıklığı yarattı ve bu sefer adeta kaçarak Barcelona’dan ayrıldı ve Minneapolis’in yolunu tuttu. Şimdi önünde Barcelona’dakinden de önemli ve daha zor bir yolculuk var.
Öncelikle demin Barcelona tercihinin doğru olduğunu düşündüğümü çünkü o haliyle gitseydi Nba’de ezilecekti diye düşündüğümü belirteyim. Ancak bu tercihi yanlış hale getiren yine kendisi oldu. Özel olarak çalışıyor mu çalışmıyor mu bilmiyorum ama bu şut performansıyla şimdi de gitse işi oldukça zor. Şuana kadarki kariyeri boyunca hep pas atmayı ve takımı oynatmayı ön planda tutan Ricky, karşısında kendini savunanın Westbrook falan olduğunu ve çabukluğunun bir işe yaramadığını gördüğü zaman ne yapacak gerçekten merak ediyorum. Ki kendisini savunan oyuncu Westbrook tarzı bir atlet olmasa da, Ricky’i 1 adım uzaktan savunup şutunu riske ettiği zaman onu bocalatacağını bildiği için yine çok fazla zorlanmayacaktır. Ancak önümüzde Nba’de aynı şekilde sıkıntı çekmiş ancak, “seve seve” bu yönünü de vasat düzeyine çekebilmiş bir oyun kurucu var. Rajon Rondo.. Hala iyi bir şutör olmasa da en azından geçen 1-2 yılın ardından orta mesafe şutunu belirli bir düzeye yükseltti Boston Celtics’in 1 numarası. Çaylak Ricky Rubio’nun da kesinlikle bu gelişimi gerçekleştirmesi gerekiyor.
Dezavantajlarının başını ağrıtacağı kesin. Peki, Nba düzeyinde şu anki haliyle nasıl katkı verebilir? Benim için kesinlikle bu sorunun cevabı “yüksek tempo”. Demin bahsettiğim pas ve çabukluk avantajlarını verimli kullanabilmesi için hızlı hücum etmek şart. Bu şekilde daha fazla açık alan bulacak ve “doğru oyuncuyu doğru yerde” topla buluşturabilecek. Bu bağlamda hızlı hücumu ilke edinmiş ve son derece tecrübeli koçlardan biri olan Rick Adelman ile çalışacak olması büyük ve tepmemesi gereken bir fırsat. Adelman ile beraber yeni bir oluşum yaratacak olan Timberwolves’da geçtiğimiz sezon gördüğümüz en büyük eksiklik düzensizlik ve dağınıklıktı. Gerçi bu dalda hiçbir takım Washington’ın eline su dökemez ya neyse. Son derece genç bir kadroya sahip olan tecrübeli koç bu sezon sahip olduğu kadronun enerjisini, güçlü bir sinerjiye dönüştürmek zorunda. Bu amaç uğrunda Nikola Pekovic, Kevin Love ve Ricky Rubio demirbaşlar olacaktır diye umuyorum. (Tamam Beasley de kadronun önemli bir oyuncusu ama düzen + sinerji diyoruz..)
Avrupa’dan Nba’e geçen oyuncuların hemen her zaman savunma zaafiyeti çektiğini görüyoruz. Ricky Rubio için de bu durum çok farklı olmayacaktır. Çünkü muazzam atletizm ve delicilik özellikleri olan oyuncuları savunmaya çalışacak. Ancak çabuk ayakları ve yüksek basketbol zekası ile bu zorluğu zamanla bir şekilde aşacağını düşünüyorum.
Bakalım, genç yıldızın Nba performansını benim gibi sürüyle basketbolsever de merakla bekliyor. Geçtiğimiz sezonu 17 galibiyet 65 mağlubiyet ile bitiren Minnesota Timberwolves da İspanyol Rubioseverler gibi genç oyuncudan çok şey bekliyor. Umarım kendisi de bu beklentileri karşılar ve önümüzdeki yılların en önemli “saf oyun kurucu”larından biri olur. Keza potansiyeli de buna müsait. Allah Aydın Yılmaz etmesin..
Böyle Siena bir daha bulunmaz..
Gerçekten yazık oldu. Çok önemli oyuncularından yoksun olarak İstanbul’a gelen Montepaschi Siena, bir kez daha Galatasaray’ı mağlup etti (67-63). Ancak bu karşılaşmada İtalya’dakinin aksine kazanmaya çok yaklaştık, ancak olmadı. Neden dersek? En kısasından Shumpert’ın şutları, Shipp’in yokluğu ve serbest atışlar diyebiliriz.
Ne yazık ki, bu kadroyla bu kadar oluyor. Mccaleb, Kaukenas ve Lavrinovic’ten yoksun gelen ve 67 sayıda tutmayı başardığın Siena’yı yenemiyorsan, ne yazık ki bu kadar oluyor demektir. Lakovic, Jamon Gordon ve Andric dışında iyi oynadı diyebileceğimiz oyuncu ancak Haluk Yıldırım olabilir. Şöyle söyleyelim; Siena’da da Rakocevic ve David Andersen skor yükünü çekti ancak diğer oyuncular da vasat oynayabiliyor. Galatasaray’da her maç 2-3 kişi iyi oynarken, diğerleri kötü oynuyor. İşte üst standart bir takım olmak istiyorsanız bunun önüne geçmeniz gerekir. Bu da doğal olarak kadro kalitesini yükseltmekle olur. Yalnız Shumpert'ın hücumda bu kadar kötü attığı bir maçta Cevher'in biraz daha süre bulması daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum.
Yalnız Josh Shipp’in yokluğunun da temsilcimizi çok ama çok etkilediğinin altını çizmemiz gerekiyor. Zaten Shipp’i yedekleyemeyen Galatasaray bu bölgenin rotasyonunda bugün önemli sıkıntı çekti. Aynı zamanda hem savunmada hem de hücumda her maç istikrarlı katkısını veren ve her maç 30 dakikaya yakın oynayan Shipp’in Galatasaray adına ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görmüş olduk.
Seçilip bir sorun çözülecekse; öncelik serbest atışlarda olmalı. Böylesi kazanmanın çok istenildiği bir maçta %52 ile serbest atış kullanılır mı Allah aşkına? Türk takımlarının genel olarak en büyük sorunlarından biri olan serbest atışlar neredeyse her maçta can yakabiliyor. İşte Avrupa’nın elit takımlarından biri rakibimiz Montepaschi Siena 2-3 yıldızından eksik de olsa %85 ile kullanıp bu atışları tehlikeli bir silaha dönüştürebiliyor.
Gelelim Galatasaray Medical Park’ın Türk oyuncularına. Demin Galatasaray adına takımın en iyi üç oyuncusunu saydık, dikkat ederseniz hepsi de yabancı oyuncular. Diğer Euroleague temsilcilerimiz Anadolu Efes ve Fenerbahçe Ülker’in Galatasaray Medical Park’a kıyasla bu değerlendirmede çok avantajı var. Doğal olarak bu durum takım kalitelerini de arttırıyor ve bu ikiliyi final-four adayı yaparken, Galatasaray’ı top 16 takımı olarak bırakıyor. Tabi ki, bu sadece basite indirgenmiş bir kıyaslama. Galatasaray özeline dönecek olursak daha önce olduğu gibi yine Tutku Açık ve Ender Arslan’ın yetersiz performanslarını söyleyeceğim. Bu ikilinin genel anlamda etkisiz oyunları Lakovic ve Jamon'un üzerindeki baskıyı da arttırıyor. Ancak Galatasaray’ın gençlere yaptığı yatırım, gelecek adına bu bağlamda daha iyiye gidileceğine dair umut veriyor.
Hedef olarak bir şey kaybedilmiş değil ama bu maçın kazanılması moral ve tecrübe olarak takıma güzel bir katkı yapabilirdi. Sırada Union Olimpija maçı var. Keza onların da ekonomik krizde olduğu ve bu nedenle 2 oyuncuyla yollarını ayırdığını düşünecek olursak, zor bir maç olmayacağını söyleyebiliriz.
Ezeli Rekabette Ezici Galibiyet !

Pek alışık olmadığımız bir durumdur haftaiçi derbi maç izlemek. Dün akşam bunu yaşadık. Haftalardır merakla beklenen maçta Galatasaray, Fenerbahçe’yi 3-1’lik skorla yenerek ezeli rakibine karşı tam 1319 gün sonra galip gelmeyi başardı ve liderlik koltuğuna oturdu.
Bir diğer alışık olmadığımız durum ise maçın kısmen centilmence geçmesiydi. Hatırlayacağımız üzere, Galatasaray-Fenerbahçe derbileri gergin geçer, çok yüksek ihtimalle tribün olayları olur ve maç içinde kırmızı kartlar havada uçuşurdu. Dünkü maçta bunların hiçbiri yaşanmadı, bu durum futbolumuz adına sevindirici bir durum mudur, yoksa şike olayları yüzünden insanların futbol zevkinin, ezeli rekabetin doyasıya yaşanamaması mıdır, karar sizlerin.
Maça 2 teknik direktör de sürpriz sayılabilecek kadrolarla başladılar. Fatih Terim’in Baros-Elmander çift forvet + Emre Çolak tercihi ve Aykut Kocaman’ın maça sağ açıksız başlaması… Terim’in bu tercihleri, Galatasaray’ın maç boyunca çok iyi uyguladığı rakibi hücum pres yaparak bozma taktiğine cuk oturdu diyebiliriz. Fakat Kocaman’ın son haftanın en formda ismi Miroslav Stoch’u yedek başlatması ve sağ açıkta Bienvenu, forvette Alex’i tercih etmesi bence Fenerbahçe’ye çok pahalıya mal oldu dünkü maçta.

Galatasaray’ı uzun zamandır bu kadar ısıran ve yüksek tempolu; Fenerbahçe’yi ise (ki özellikle derbi maçlarda bambaşka oynarlar) bu kadar etkisiz, fizik gücü zayıf görmemiştik. Maçın başından sonuna kadar üstün olan taraf Sarı-Kırmızılılar, 3 gol yemesine rağmen kurtarışlarıyla Fenerbahçe adına maçın kahramanı olan Volkan Demirel olmasa, tarihi bir farka gidebilirlerdi.
Bireysel performanslara şöyle bir göz atacak olursak, bir oyuncu vardı ki sahada, bir tek ondan bahsetsek bile yeter : Fabio Bilica. Evet belki Serdar Kesimal ve Bekir’in sakatlıkları yüzünden ilk 11 başlamak zorunda kaldı, asla bu takımın as oyuncusu değil, fakat Fenerbahçe kadrosunda bulunması, yabancı oyuncu kontenjanından yemesi bile Sarı-Lacivertlilerin adına bir handikap. İnanın şu maçta Bilica yerine A2 takımından bir stoperle başlamış olsaydı Fenerbahçe, o genç oyuncu “köstebek Bilica” dan kötü oynayamazdı. Yedikleri 2. goldeki inanılmaz hatası, 3. golde kornerde adamını kaçırması ve maç içinde sayısız pozisyonda Fenerbahçe taraftarına saç-baş yoldurması… Fenerbahçe’nin yapması gereken, en yakın zamanda bu beladan kurtulmak ve devre arasında bir stoper transfer etmek olacaktır, çünkü Lugano’nun yokluğunu fazlasıyla aramaktalar.
Sonuç olarak Galatasaray, ligde uzun bir aradan sonra liderlik koltuğuna oturmuş oldu. Eğer bu maçtaki performansı uzun döneme yayabilirlerse, o koltuğu kolay kolay kaptırmayacaklar gibi…




