24 Ağustos 2011 Çarşamba
Fenerbahçe'de performans yükseliyor
Şampiyon olduktan sonra Fenerbahçe yazın başından beri bütün şike soruşturmasının ve futbol gündeminin başrolüne oturdu. Gerek kendi yönetim kurulundan kişiler, gerekse futbolcuların soruşturma kapsamında yer alması doğal olarak takımın yeni sezona hazırlanma konsantrasyonunu düşürdü. Ancak en azından şimdilik Fenerbahçe’nin bir negatiflik (küme düşme, eksi puan) olmadan 9 Eylülde sezona başlayacağının kesinleşmesiyle, takım biraz daha futbola yoğunlaşabilmişe benziyor.
Hiç şüphe yok ki ister istemez bu (halen de daha bitmemiş olan) zorlu süreç Fenerbahçe’li oyuncuların aklını bulandırdı. Hatta özelleştirirsek bu belirsizlik havasından en çok etkilenenlerin başında Türk geldi. Çünkü ne kadar burada olmaktan memnun da olsalar yabancı oyuncular herhangi bir aksilik durumunda burada durmaz. Keza Lugano’nun ve Niang’ın hakkında spekülasyonlar çıktı, Emenike daha “topa vurmadan” kaçtı Rusya’ya gitti, Yobo’nun transferi gecikti.. Doğal olarak sarı lacivertliler için bu dönemde yabancı futbolcu transferi çok zorlaştı. Çünkü hiçbir kaliteli yabancı oyuncu daha küme düşüp düşmeyeceği belli olmamış bir takıma gelerek kariyerini zedelemek istemez. Bu durum da Fener’in kadrosunu güçlendirmesini engellemiş oldu. Ancak belki de bu dönem için bırakın kadroyu güçlendirmeyi, kadroyu olabildiğince koruması bile Fenerbahçe için büyük bir şans oldu.
Her ne kadar ilk hazırlık maçlarında da oyuncular kendilerini maçlara vermeye çalıştılarsa da, Milli maçta Fenerbahçe’li oyuncuların morallerinin ne kadar düşük olduğunu açıkça gördük. Palermo ve Werder Bremen ile oynanan hazırlık maçlarını izleyemediğim için ne yazık ki maçlarla ilgili detaylı yorum yapamayacağım ancak birkaç tespit yapmak için de izlemek çok şart değil.
Öncelikle hazırlık maçı olsun ve ya olmasın bütün maçları kazanmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Temel nedeni de “kazanma alışkanlığı”. Fenerbahçe’nin de 10 kişi kalmasına rağmen önce Palermo’yu 3-2 sonra da Werder Bremen’i 1-0 yenmesi oldukça önemli. Oyuncularının öz güveninin yükselmesi açısından da taktik teknik disiplinin oturması açısından da değerli galibiyetler. Bu maçlarda gol atan oyuncular ise beklenmedik isimler olmalarından dolayı dikkat çekiyor. Fenerbahçe’nin bu maçlardaki gollerini Serdar Kesimal, Baroni, Uğur Boral ve Özer Hurmacı kaydetti. Belli ki, Aykut Kocaman’ın bu sene için de en önemli hücum silahlarından biri kornerler ve yan toplar olacak.
Bu arada Uğur Boral’ın Fenerbahçe’ye büyük bir borcu olduğunu düşünüyorum. 2 sezondur sakatlıklar nedeniyle neredeyse top oynamayan Uğur’un bu yaz başı kontratı yenilendi. Artık sakatlanmamaya bakıp (tabi ki olabildiğince)Fenerbahçe’ye olan borcunu ödemesi gerekiyor. Çünkü Fener’in de iyi ve formda bir Uğur Boral’a rotasyonunun içinde ihtiyacı var.
23 Ağustos 2011 Salı
Sakatlanmayaydı İyiydi..
Gerçek bir “Fenomen” Ronaldo
Evet, blogumuzun temasını sürdürmenin vakti gelmişti artık. “Ya sakatlanmasaydı” bölümümüzün ikinci konuğu Ronaldo. Şahsen 90 doğumlu olarak benim kendi jenerasyonumda izlediğim açık ara en iyi santrfordu. Müthiş hızı, benzersiz tekniği ve makine gibi bitiriciliğiyle diğer bütün oyunculardan farklı bir yerdeydi. Çok iyi forvet izledik; Van Nistelrooy, Henry, Raul.. Ama Ronaldo bir başkaydı. Zinde olduğu zaman durdurulamaz bir futbolcuydu. Efsane oyun Fifa 99’un “no9”uydu. Ama durum şu ki, o da “müzmin sakat”tı.
Ronaldo’nun profesyonel kariyeri 1993 yılında Ronaldo 17 yaşındayken Brezilya’da Cruzeiro’da başladı. Burada 14 maçta 12 gol atan Ronaldo daha genç yaşında kalitesini gösteriyordu. Takımını da Brezilya Kupası şampiyonluğuna taşıyan isim oldu. Burada geçirdiği kısa ve etkili dönemin ardından 1994 Dünya Kupası’nın da kadrosuna girmeyi başardı. Henüz 17 yaşındaki Ronaldo belki forma giyemedi ama böylesi büyük bir kupada Brezilya gibi bir takımın yedek kulübesinde oturmak bile, onun dünya futboluna tanıtılmasına yetti.
Hollanda futbolunun dev takımı PSV dünya kupasının ardından Ronaldo’yu 5.5m euro bedelle transfer etti. Ronaldo’nun Avrupa kariyeri de işte burada başlayacaktı. Hollanda kariyerinin ilk sezonunda ,daha 18 yaşında, 30 gol atarak adeta şov yaptı bu dişlek delikanlı ve gol krallığına ulaştı. Böylece daha bu yaşında herkese adını ezberletmeye başladı. PSV’deki ikinci sezonu ise sakatlık sorununun başladığı yıl oldu. Bu sezonun büyük bir bölümünü hastahanelerde, revirlerde ve benzeri steril ortamlarda geçirdi Brezilyalı delikanlı. Kısacası bu genç yaşında hemşirelere doymuştu Ronaldo. Bir yandan az sayıda oynayabildiği maçlarda gollerini sıralamayı ihmal etmedi ve takımının Hollanda Kupasını kazanmasını sağladı. Ronaldo PSV kariyerinde kupalar da dahil olmak üzere 71 maçta 66 gole imzasını attı. Bu da ona başka bir kapıyı açacaktı.
96 yılında emekliye ayrılan bir başka Brezilya efsanesi Romario’nun yerini doldurmak amacıyla Barcelona, Ronaldo’yu 15m euro bedelle transfer etti. Barcelona’daki ilk sezonu Ronaldo’nun performansının tavan yaptığı sezon oldu. Dönemi için rekor bir transfer bedeli ödenen Ronaldo 1996/1997 sezonunda 49 maçta 47 gol kaydetti. Kariyerine başladığı Cruzeiro’dan beri çılgınlar gibi gol atmaya devam ediyordu. Bu sezon Barcelona ile İspanya Kupası, İspanya Süper Kupası ve Uefa Kupasını kaldırdı. Fifa tarafından ilk kez yılın en iyi oyuncusu seçildi. Fakat günümüzün en büyük forveti olarak gördüğüm Zlatan İbrahimovic kıvamında, Ronaldo da futbol kariyeri boyunca göçebe bir hayat sürdü. Barça’daki bu tek ama içi dolu sezonun ardından sıra İtalya’yı kasıp kavurmaya gelmişti.
Barça’dan Inter’e geçişi yine bir rekora imza atılarak 28m euroya mal oldu. İtalya’da kendisine “Il fenomeno” (Fenomen) lakabı takıldı. İnter’deki ilk sezonunda yine çok başarılı bir performans sergiledi ve “Yılın Oyuncusu” (Ballon D’or) ödülünün de sahibi oldu. Gol krallığında ise ikinci oldu. Durdurulamaz bir yerdeydi Ronaldo ve savunulması en zor isimdi o dönem.
Bu zamana kadar “Il fenomeno”nun kariyerinde her şey güzel gidiyordu ama bir sonraki sezonunda bulutlar biraz daha karanlık gelmeye başlayacaktı. 1999 Kasımı Ronaldo’nun kariyerini sekteye uğratan sezonun başıydı. Ronaldo bu tarihte dizini sakatladı ve tendonu yırtıldı. Geçirdiği ameliyatın ardından sahalara dönüşü 2000 yılının Nisan ayını buluyordu. Hayranlarının çılgınlar gibi beklediği dönüşünün arından daha çıktığı ilk maçta bir kez daha dizinden sakatlandı ve bir kez daha oyundan alındı. Bu sefer dönüşü biraz daha uzun sürdü ve 2002 Dünya kupasında ancak Ronaldo sahalara dönebildi. Buna rağmen 2002 dünya kupasının da gol kralı oldu ve Ronaldo kaldığı yerden devam etti.
Bu kupa performansından sonra dişlek brezilyalının bu sefer yolu 45m euro karşılığında Los Galacticos’a düştü. Gelişi bir çılgınlıktı. Figo’lu Roberto Carlos’lu Zidane’lı Raul’lü ve David Beckham’lı kadroya bir de Ronaldo’nun eklenişi Madrid taraftarını kendinden geçirmişti. “Il fenomeno” Real Madrid’de bu yıldızlarla beraber ilk iki sezonunda lig ve kupa şampiyonluğu yaşadı ve yine gol krallığına ulaştı. 03/04 sezonunda Ronaldo bir kez daha sakatlanmasına rağmen yine 24 gole ulaşarak gol kralı oldu. Ancak bu sezonda takım olarak hiçbir kupa kazanılamadı ve bazı oyuncularla yolların ayrılmasına karar verildi. 2005/2006 sezonunda tekrardan kas sakatlıkları yaşamaya başlayan Ronaldo da yolların ayrılacağı isimlerden birisiydi. Ayrılışında Ruud Van Nistelrooy’un transfer edilişinin de etkisi vardı. “Fenomen”’in buradaki kariyeri de 127 maçta 83 gol olarak bitti.
Ronaldo’nun bir sonraki durağı Milan oldu. Milan’da kariyeri her ne kadar çok parlak başlasa da, bu durum kısa sürdü. Baldır kasındaki sakatlıklar kendisini yeniden zorlamaya başladı. Oysa ki, ayrılan Ukraynalı forvet “Sheva” ‘nın eksikliğini aratmıyordu. Milan kariyerinde zaman zaman Pato ve Kaka ile beraber etkili performanslar sergilese de artık sakatlıkları baş edilemez duruma gelmişti. Çoğu Brezilya’lı futbolcunun olduğu gibi uzuncana bir Avrupa kariyerinden sonra döndüğü yer anavatanı oldu. Brezilya’da Corinthians’da iki sezon geçirdikten sonra büyük golcü 2011 yılında 34 yaşında kariyerini noktalama kararı aldı.
Hepimiz Ronaldo’yu büyük hayranlıkla izledik. “No9” kariyerinde 2 tane Dünya Kupası da dahil olmak üzere 19 tane kupa kaldırdı. Farklı farklı ülkelerde onlarca ödüle layık görüldü. Toplamda 518 maçlık kulüp kariyerinde (kupalar da dahil) 352, 98 milli takım maçında 62 gol attı. Dünya Kupalarında 15 gol atarak Dünya Kupası tarihinde en çok gol atan oyuncu ünvanına sahip olduğunu da söyleyelim tabi ki.
İzleyebilenlerin unutamayacağı bir yıldızdı Ronaldo. Kariyerinde hiç büyük sakatlık yaşamasaydı nasıl bir kariyere ve istatistiklere sahip olurdu düşünemiyorum. Belki de Pele’lerle kıyaslıyor olabilirdik.
Evet, blogumuzun temasını sürdürmenin vakti gelmişti artık. “Ya sakatlanmasaydı” bölümümüzün ikinci konuğu Ronaldo. Şahsen 90 doğumlu olarak benim kendi jenerasyonumda izlediğim açık ara en iyi santrfordu. Müthiş hızı, benzersiz tekniği ve makine gibi bitiriciliğiyle diğer bütün oyunculardan farklı bir yerdeydi. Çok iyi forvet izledik; Van Nistelrooy, Henry, Raul.. Ama Ronaldo bir başkaydı. Zinde olduğu zaman durdurulamaz bir futbolcuydu. Efsane oyun Fifa 99’un “no9”uydu. Ama durum şu ki, o da “müzmin sakat”tı.
Ronaldo’nun profesyonel kariyeri 1993 yılında Ronaldo 17 yaşındayken Brezilya’da Cruzeiro’da başladı. Burada 14 maçta 12 gol atan Ronaldo daha genç yaşında kalitesini gösteriyordu. Takımını da Brezilya Kupası şampiyonluğuna taşıyan isim oldu. Burada geçirdiği kısa ve etkili dönemin ardından 1994 Dünya Kupası’nın da kadrosuna girmeyi başardı. Henüz 17 yaşındaki Ronaldo belki forma giyemedi ama böylesi büyük bir kupada Brezilya gibi bir takımın yedek kulübesinde oturmak bile, onun dünya futboluna tanıtılmasına yetti.
Hollanda futbolunun dev takımı PSV dünya kupasının ardından Ronaldo’yu 5.5m euro bedelle transfer etti. Ronaldo’nun Avrupa kariyeri de işte burada başlayacaktı. Hollanda kariyerinin ilk sezonunda ,daha 18 yaşında, 30 gol atarak adeta şov yaptı bu dişlek delikanlı ve gol krallığına ulaştı. Böylece daha bu yaşında herkese adını ezberletmeye başladı. PSV’deki ikinci sezonu ise sakatlık sorununun başladığı yıl oldu. Bu sezonun büyük bir bölümünü hastahanelerde, revirlerde ve benzeri steril ortamlarda geçirdi Brezilyalı delikanlı. Kısacası bu genç yaşında hemşirelere doymuştu Ronaldo. Bir yandan az sayıda oynayabildiği maçlarda gollerini sıralamayı ihmal etmedi ve takımının Hollanda Kupasını kazanmasını sağladı. Ronaldo PSV kariyerinde kupalar da dahil olmak üzere 71 maçta 66 gole imzasını attı. Bu da ona başka bir kapıyı açacaktı.
96 yılında emekliye ayrılan bir başka Brezilya efsanesi Romario’nun yerini doldurmak amacıyla Barcelona, Ronaldo’yu 15m euro bedelle transfer etti. Barcelona’daki ilk sezonu Ronaldo’nun performansının tavan yaptığı sezon oldu. Dönemi için rekor bir transfer bedeli ödenen Ronaldo 1996/1997 sezonunda 49 maçta 47 gol kaydetti. Kariyerine başladığı Cruzeiro’dan beri çılgınlar gibi gol atmaya devam ediyordu. Bu sezon Barcelona ile İspanya Kupası, İspanya Süper Kupası ve Uefa Kupasını kaldırdı. Fifa tarafından ilk kez yılın en iyi oyuncusu seçildi. Fakat günümüzün en büyük forveti olarak gördüğüm Zlatan İbrahimovic kıvamında, Ronaldo da futbol kariyeri boyunca göçebe bir hayat sürdü. Barça’daki bu tek ama içi dolu sezonun ardından sıra İtalya’yı kasıp kavurmaya gelmişti.
Barça’dan Inter’e geçişi yine bir rekora imza atılarak 28m euroya mal oldu. İtalya’da kendisine “Il fenomeno” (Fenomen) lakabı takıldı. İnter’deki ilk sezonunda yine çok başarılı bir performans sergiledi ve “Yılın Oyuncusu” (Ballon D’or) ödülünün de sahibi oldu. Gol krallığında ise ikinci oldu. Durdurulamaz bir yerdeydi Ronaldo ve savunulması en zor isimdi o dönem.
Bu zamana kadar “Il fenomeno”nun kariyerinde her şey güzel gidiyordu ama bir sonraki sezonunda bulutlar biraz daha karanlık gelmeye başlayacaktı. 1999 Kasımı Ronaldo’nun kariyerini sekteye uğratan sezonun başıydı. Ronaldo bu tarihte dizini sakatladı ve tendonu yırtıldı. Geçirdiği ameliyatın ardından sahalara dönüşü 2000 yılının Nisan ayını buluyordu. Hayranlarının çılgınlar gibi beklediği dönüşünün arından daha çıktığı ilk maçta bir kez daha dizinden sakatlandı ve bir kez daha oyundan alındı. Bu sefer dönüşü biraz daha uzun sürdü ve 2002 Dünya kupasında ancak Ronaldo sahalara dönebildi. Buna rağmen 2002 dünya kupasının da gol kralı oldu ve Ronaldo kaldığı yerden devam etti.
Bu kupa performansından sonra dişlek brezilyalının bu sefer yolu 45m euro karşılığında Los Galacticos’a düştü. Gelişi bir çılgınlıktı. Figo’lu Roberto Carlos’lu Zidane’lı Raul’lü ve David Beckham’lı kadroya bir de Ronaldo’nun eklenişi Madrid taraftarını kendinden geçirmişti. “Il fenomeno” Real Madrid’de bu yıldızlarla beraber ilk iki sezonunda lig ve kupa şampiyonluğu yaşadı ve yine gol krallığına ulaştı. 03/04 sezonunda Ronaldo bir kez daha sakatlanmasına rağmen yine 24 gole ulaşarak gol kralı oldu. Ancak bu sezonda takım olarak hiçbir kupa kazanılamadı ve bazı oyuncularla yolların ayrılmasına karar verildi. 2005/2006 sezonunda tekrardan kas sakatlıkları yaşamaya başlayan Ronaldo da yolların ayrılacağı isimlerden birisiydi. Ayrılışında Ruud Van Nistelrooy’un transfer edilişinin de etkisi vardı. “Fenomen”’in buradaki kariyeri de 127 maçta 83 gol olarak bitti.
Ronaldo’nun bir sonraki durağı Milan oldu. Milan’da kariyeri her ne kadar çok parlak başlasa da, bu durum kısa sürdü. Baldır kasındaki sakatlıklar kendisini yeniden zorlamaya başladı. Oysa ki, ayrılan Ukraynalı forvet “Sheva” ‘nın eksikliğini aratmıyordu. Milan kariyerinde zaman zaman Pato ve Kaka ile beraber etkili performanslar sergilese de artık sakatlıkları baş edilemez duruma gelmişti. Çoğu Brezilya’lı futbolcunun olduğu gibi uzuncana bir Avrupa kariyerinden sonra döndüğü yer anavatanı oldu. Brezilya’da Corinthians’da iki sezon geçirdikten sonra büyük golcü 2011 yılında 34 yaşında kariyerini noktalama kararı aldı.
Hepimiz Ronaldo’yu büyük hayranlıkla izledik. “No9” kariyerinde 2 tane Dünya Kupası da dahil olmak üzere 19 tane kupa kaldırdı. Farklı farklı ülkelerde onlarca ödüle layık görüldü. Toplamda 518 maçlık kulüp kariyerinde (kupalar da dahil) 352, 98 milli takım maçında 62 gol attı. Dünya Kupalarında 15 gol atarak Dünya Kupası tarihinde en çok gol atan oyuncu ünvanına sahip olduğunu da söyleyelim tabi ki.
İzleyebilenlerin unutamayacağı bir yıldızdı Ronaldo. Kariyerinde hiç büyük sakatlık yaşamasaydı nasıl bir kariyere ve istatistiklere sahip olurdu düşünemiyorum. Belki de Pele’lerle kıyaslıyor olabilirdik.
5 milyonluk "Fiyascu"
Bogdan Stancu Hagi’nin Galatasaray’a bıraktığı son “hediyesi”ydi ve onun da yolu Romanya’dan birlikte geldiği Culio’nun yanına düştü. Romanya’dan gelenler Ordu’da buluştu. Muhtemelen ikisinin de Galatasaray’a gelirken aklında işlerin böyle gelişeceği yoktur.
5m euro gibi kendisi için fantastik bir paraya transfer olan Rumen forvet Galatasaray’da geçirdiği sürede beklentileri karşılayamadı. Transferi konusunda da çok spekülasyonlar yapıldı ancak bence sadece sağlam bir transfer “kazığıydı”. Şahsen ben altında bir şey aramıyorum çünkü ne paralara ne saçma transferler yapılıyor; bu durum kötü transfer politikası yürüten takımlarda sürekli karşımıza çıkıyor. Andy Carroll ve 35m pound??
Stancu’nun aslında eleştirildiği kadar rezalet ve işe yaramaz bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum. Bu kadar çok eleştirilmesinin nedenini de bonservis bedeline bağlıyorum. Ancak bu tarz durumlarda bonservis bedellerinin altında ezilen oyunculara çok kızmamak gerekir. Stancu kendisi mi gelip benim bonservisime 5m euro verin dedi. Vermeseydin o kadar parayı sen de yeterince araştırmadığın oyuncuya. 500 bin euroya gelse bence gelecek vadeden oyuncu konumunda değerlendirilecek ve ondan daha az şey beklenecekti. Ayrıca doğal mevkisinin ikinci forvet olmasına rağmen kendisinin geçen sezonun büyük kesiminde sol açık oynadığını da hatırlatalım. Ancak bu yazdıklarımdan Stancu’nun çok iyi oyuncu olduğunu falan düşündüğüm çıkarılmasın lütfen. Sadece biraz fazla eleştirildiğini düşünüyorum. Geçen yıl Galatasaray’da kim iyi oynadı ki Stancu’dan bu kadar nefret edildi. Sadece yetersiz bir oyuncu şu an için. Özellikle de bitiricilik kısmında çok ciddi sorunları var, bu kadar çok “beceriksizlik” yaparak büyük takımda barınamamanız da normal tabi ki.
Bir de olayın psikolojik boyutu vardı. Bir oyuncunun iyi performans gösterebilmesi için kafasının rahat olması gerekir. Stancu daha İstanbul’a gelir gelmez şöyle bir cümle kurdu; “ Afellay’ın 3m euroya transfer olduğu bir piyasada Romanya’dan hiç kimse 5m euro etmez.” Evet, doğru söylemişti ama bu bile adamın gelir gelmez ne kadar stres altında olduğunu gösteriyor. Ancak bu konuda da bütün suçu bonservis bedeline yüklemeyelim, yıldız olmak isteyen oyuncunun da biraz kendine güveninin olması ve ne olursa olsun belli standartta performans sergilemesi gerekir. Stancu bu konuda da çok eksik. Oynadığı her maçta ablasının arkadaş ortamında kendini göstermeye çalışan küçük kardeş gibi telaşlıydı. Hele bir de kötü oynamaya başlayınca zaten iyice oyundan koptu.
Şimdi Orduspor’da daha az baskı altında ve gözlerden uzak oynama şansı bulacak. Önünde iki tane yol var, ya burada bir şekilde kendini kanıtlayacak ya da bir sonraki sene büyük ihtimalle Romanya’nın yolunu tutacak.
22 Ağustos 2011 Pazartesi
Chelsea'nin yeni yıldızı Mata
Chelsea yeni sezonun ilk maçlarında pek de izleyenleri tatmin eden bir görüntü çizmedi. Villas-Boas'ın ekibinden bu sene için beklentiler yüksek. Ancak gördük ki gerek orta sahada gerek kanatlarda verimsiz bir görüntü çiziyorlar. Abramovich de bu durumun üstüne elini çabuk tuttu ve bir süredir peşinde oldukları Juan Manuel Mata'yı Chelsea kadrosuna dahil etti.
23 Yaşındaki Mata 3 yıldır Valencia'da çok iyi bir performans ortaya koyuyor. Bu performansı Chelsea'de de sürdürmesi gayet olası. Mata Chelsea'de kanatlarda ve ya forvetin arkasında oynayacaktır. İleri uçta çok fazla izleyeceğimizi düşünmüyorum. Kalou ve Malouda'dan oluşan kanat hattına takviye gereken Chelsea'nin Mata ile bu bölgeye çok iyi bir takviye yaptığını söyleyebiliriz.
Maviler'in bu seneki en büyük eksiklerinden biri de orta sahasındaki üreticilik ve yaratıcılık eksiğiydi. Mata'nın forvet arkasında değerlendirilmesi durumunda bu konuda da takımına katkı sağlayacağını bekleyebiliriz. Hızı ve bitiriciliği ile de gol yollarında yine etkili olacaktır.
Transferin tek düşünülmesi gereken kısmı 30m euroluk maliyet diyebiliriz. Tabi ki, genç ve yetenekli oyuncuya yatırım yapmak maliyetli bir iştir ve Chelsea bu transfer döneminde çok henüz çok fazla para harcamadı ama yine de 30m euroluk bonservis Mata'nın üzerinde bir baskı yaratabilir. Çünkü Chelsea'de hücumda şu anki görüntüyü düşünecek olursak Mata'ya çok iş düşecek.
Bir de transfer diğer cephesi var, Valencia. Valencia'nın bence şu son yıllarda en iyi olduğu dönem ileri hattında David Silva - Villa ve Mata üçlüsünün kullanıldığı dönemdi. Şu anki kadroya baktığımızda hiç birinin kalmadığını görüyoruz. Üstelik bu oyuncuların yerine onları aratmayacak takviyeler de yapılmadı. Buradan anlıyoruz ki Valencia yeni bir yapılanmaya gidiyor. Gördüler ki bu şekilde ne Barcelona ne de Real Madrid'le başa çıkamayacaklar (ki haklılar), bir şeyleri değiştirmeye karar verdiler. Bu sürece de üç en önemli oyuncusunu satıp onlardan 100m! gibi bir bonservis bedeli kazanarak başladılar. Muhtemelen bu sene ve ya önümüzdeki sene 2 sezon boyunca kiraladıkları Sergio Canales'in de bonservisini alacaklardır.
Galatasaray'ın transfer rotası
Şu günlerde Fatih Terim'in yönetime verdiği transfer listesi konuşuluyor. Bu listede Chelsea'den Didier Drogba ve Yossi Benayoun, FC Köln'den Lukas Podolski ve Atletico Madrid'den Diego Forlan'in adı geçiyor. Galatasaray transfer sezonun basinda Drogba ve Forlanla ilgilenmisti ama Chelsea Drogba'yi birakmamis, Atletico Madrid baskani ise Galatasaray'in teklifini kabul etmis ama taraftarlarin ayaklanmasindan sonra teklifi reddetmek zorunda kalmisti. Simdiyse durumlar biraz değisti. Chelsea Drogba'yla neredeyse ayni ozelliklere sahip; Anderlecht'te 16 yasinda forma giymeye baslamis, bu kulupte oynadigi iki sezonda 40 gol atmis, Drogba'nin veliahti olarak gosterilen Lukaku'yu kadrosuna katti. Bu transfer sonucu Villas Boas'in elinde Anelka, Torres, Drogba, Lukaku, Kalou gibi forvetler var. Bu yüzden Drogba'nın satılma ihtimali hiç de düşük değil. Benayoun'un ise ilk 11'de sürekli olarak forma giymesi zor gözüküyor. Bu yüzden onun da ayrılmak istemesi normal. Fakat Galatasaray'in ihtiyaci olan bir oyuncu mu? Hiç sanmıyorum. Öncelikle Galatasaray'ın Arda'nın gidişinden sonra su an boşlukta olan bir sol kanadi, ondan daha önemlisi topu ayaginda tutup, yaratıcı özelliği yüksek bir oyuncu eksiği var. Bu yüzden Benayoun, Arda'nın yerini kesinlikle tutamaz. Drogba için söylenecek çok birsey yok zaten hangi takima giderse o takimi 1 kademe yukariya taşır. Bir diğer oyuncu ise Forlan. Onun da formunda olduğu zaman ( Atl.Madrid'in Uefa Kupasi'ni aldigi sezon ve Dunya Kupasinda oynadigi futbol ) neler yapabilecegini hepimiz biliyoruz. Transfer sezonunun basindan beri adi geçiyor hem Galatasaray'la hem de Besiktaş'la ve diger kuluplerle. Atletico'nun Forlan'i bırakacağını sanmıyorum. Ancak Forlan takımdan ayrılmak istiyor. Gelirse tabi ki müthiş bir transfer olur orası kesin ama gelmesi çok da yüksek bir ihtimal değil bence. Gelelim asıl kişiye. Lukas Podolski, Köln'de yetişmiş bir futbolcu ve kendisini bu kulüpte gösterdikten sonra Bayern Münih'e transfer oldu. Ama orda istediği süreleri alamadı ve 2009/2010 sezonunda Köln'e geri döndü. Almanya milli takımının en çok gol atan oyuncularından ve aslen santrfor olmasına rağmen milli takımda son büyük turnuvalarda hep sol açıkta oynadi. Muthis bir sol ayak ve bitiriciliği çok üst düzey bir oyuncu. Galatasaray'a gelir mi? Su anlik Dünya basini'nda yer alan haberlerde transferinin soz konusu olmadigi belirtiliyor. Köln cephesi bugün de resmi siteden Galatasaray'ın teklifini reddettiklerini açıkladı. Ama olur da Galatasaray'a gelicek olsalar ben Podolski'yi seçerim çünkü oncelikle bir sol açık'ta oynayan bir oyuncuya ihtiyaç var ve Lukas bu boşluğu çok rahat dolduracaktır. Galatasaray'in ilerleyen günlerde bir transfer yapacağı kesin ve bu oyuncu, ya kanat ya da santrfor olacak. Bekleyip göreceğiz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





