18 Aralık 2011 Pazar

Gökhan Gönül 1 – 0 Cüneyt Çakır (iş sportmenlikse)



Hem bu sezonki liderlik mücadelesi için önemli olan, hem de geçtiğimiz sezondan kalma bir çekişmeye sahne oldu bugün Kadıköy. Maça daha iyi başlayan ve kontrol eden taraf Fenerbahçe’ydi ve bunun ödülünü de 3 puanla aldı sarı-lacivertliler. İki taraf da çok iyi bir oyun ortaya koymasa da, Fenerbahçe taraftarını memnun edebilecek bir performans ortaya koydu diyebiliriz. Ancak maçın önüne geçen olay Gökhan Gönül ve Cüneyt Çakır arasında yaşandı.

Cüneyt Çakır bugün kesinlikle çok kötüydü. İki taraf için de çok yanlış kararlar veren Cüneyt, iki tane çok büyük hata yaptı. Biri Gökhan Gönül’ü ilk yarıda atmamak, ikincisi ise ironik olarak Gökhan ile girdiği pozisyonda Trabzonsporlu Aykut’u atmak oldu. Aykut’un pozisyonunda faul olmayan bir pozisyonda ezbere! çıkarttığı ikinci sarı kartla maçın önüne geçti. Keza bu pozisyonda Cüneyt Çakır’ın yanına gidip “hocam dokunmadı” diyerek kart çıkartmasını engellemeye çalışan Gökhan Gönül’ün de taraflı tarafsız alkışlanması gerekiyor. Ben de Gökhan Gönül’ü canı gönülden kutluyorum. Böyle bir maçta böyle bir tavır takınması, karakteriyle bir kez daha standardın üzerinde bir adam olduğunun kanıtıydı. Ancak aynı saniyelerde büyük bir şevkle Gökhan’ı hakemin yanından çekmeye çalışan Mehmet Topuz da, karakterini gözler önüne seren diğer isim oldu. Yaptığı bana göre son derece ayıp. Bir başkasına göre “profesyonellik” olabilir, buyursun öyle düşünsün.

Oyundan bahsedecek olursak, Semih’in formsuzluğu nedeniyle neredeyse 10 kişi mücadele eden Fenerbahçe orta saha üstünlüğünü maç boyunca bırakmadı. Selçuk ve Emre ikilisi çok başarılıydı. Alex’in maç boyunca etkili olduğunu söyleyemeyiz ama genel olarak hep doğru tercihleri yaptı. Tabi ki, iki tane çok net karşı karşıya pozisyonu harcaması maçın kopmasını engelledi. Yalnız ikinci yarıda Trabzonspor’un on kişi kalmasından sonra Aykut Kocaman’ın yaptığı Semih hamlesinin çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Semih’in çıkması doğru, ancak Alex’in en ileride tek başına oynaması bana kalırsa bir o kadar yanlış.

Fenerbahçe için en öne çıkartılması gereken adam bence Serdar Kesimal. Bilica’lı Bekir’li savunma hattından sonra Serdar’ın yaptığı etki çok bariz. Yobo’nun tartışılmaz partneri olan Serdar bugün hatasız ve çok sağlam bir performans ortaya koydu. Serdar eğer sakatlık sorunları yaşamazsa Fenerbahçe bu bölgede sezon boyunca fazla problem yaşamaz.

Trabzonspor ise iyi değildi. Zokora’nın yokluğu hem orta saha kalitesini hem de takım savunmasını ciddi ölçüde aşağıya çekmiş. Onun yokluğu kesinlikle yoğun bir şekilde hissedildi. Buradan yola çıkarsak bence Trabzonspor’un bugünkü kötü oyununun iki temel sebebi vardı. Biri demin dediğim gibi Zokora, diğeri ise son haftaların formsuz ismi Burak Yılmaz. Gol atamadığı her hafta Burak’ın üzerinde baskı oluyor. Çünkü yapmaması gereken şeyleri her geçen maçta daha fazla yaptığını görüyoruz. Burak Yılmaz’ın gerekli gereksiz sadece şutu düşünmesi Trabzonspor’un kolektif hücum etmesini imkansız hale getiriyor. Şenol Güneş’in kesinlikle Burak ile özel olarak konuşması lazım.

15 Aralık 2011 Perşembe

Trabzonspor duvara çarptı..



2011’de son haftaya kadar kovalanan şampiyonluğun ardından çok ama çok önemli oyuncularını kaybeden Trabzonspor ile ilgili sene başındaki temel düşüncem ciddi bir düşüş yaşayacakları yönündeydi. Şöyle bir hatırlayacak olursak; Selçuk İnan, Egemen Korkmaz, Umut Bulut, Engin Baytar, Jaja… diye devam eden uzun bir liste. Olabildiğince uygun adayları bulup bu gidenleri telafi etmeye çalışsalar da gelenlerin gidenleri arattığını söyleyebiliriz. Ancak şuan mücadele eden kadro lig 10. olacak bir kadro mu? Kesinlikle değil. Peki neden 15. Hafta sonunda durum böyle?

Bu sorunun cevabı da gayet kolay; mevcut kadro kalitesinin hem Şampiyonlar Ligi’ni hem de “sıkıştırılmış” Süper Lig’i beraber götürebilecek düzeyde olmaması. Aynı zamanda yeni transferlerin bazılarından beklenilen performansın alınamaması da kötü sonuca çanak tuttu. Trabzonspor’un Avrupa’daki maçlarında muazzam mücadele ettiğini söyleyebilirim. Ancak Avni Aker’deki İnter maçı haricinde çok da iyi oynadığını söyleyemeyiz. Keza Şampiyonlar Ligi düzeyinde futbol oynamak kolay iş değil. Bursaspor’un şampiyon olduktan sonra aynı ligde nasıl rezil olduğunu görmüştük. Trabzonspor böyle olmayı bırakın, futbol tabiriyle “ters” bir takım oldu. Yanlış anlaşılmasın bunu oynadıkları oyun açısından söylemiyorum, aksine kendinden güçlü rakiplere çelme takan bir takım imajı kazandıkları için söylüyorum. Hani İnter’e (ne kadar İnter çok kötü durumda da olsa) iki maçta yenilmeyen bir takımı kimse kolay kolay rakip olarak karşısında istemez. Bu imaj da Trabzonspor’un takım savunması ve Tolga Zengin’in muazzam performansıyla kazanıldı.

Bunlar takımın güzel tarafları, ancak bir de madalyonun öteki yüzü var. Bu yüz ise hücumun %85’inin Burak Yılmaz olması. Sene başında muhteşem bir formla oynadığı her maçta en az bir gol atan Burak’ın gollerinin susmasıyla Trabzonspor ciddi bir güç kaybetti. Biz de şunu görmüş olduk ki; takımın Burak dışında hücumda ön plana çıkabilecek ikinci bir oyuncusu yok. Ayağına top alan her kimse “yolla Burak’a koşsun! modunda. Bu konuda hayal kırıklığı yaşatanlar benim için Adrian ve Paolo Henrique (biraz da Volkan Şen). Aslında o kadar kötü oyuncular olduklarını düşünmüyorum ama (he Adrian’a 5 milyon Euro bonservis vermek çüş! ama neyse) takımın hücumunu taşıyabilecek oyuncular değil. Ki şu veri de bunu kanıtlıyor; Henrique’nin ligde 1 golü var, Adrian’ın ise golü yok. Trabzonspor’un en büyük şanssızlığının Robert Vittek’in uzun dönemli sakatlığı olduğunu düşünüyorum. Gayet kaliteli ama sakatlıklarla başı her zaman dertte olan Slovak golcü sakatlanmamış olsa Trabzon’un eli ofansif anlamda çok daha rahat olurdu.

Ee bundan sonra? Aslında hiç de umutsuzluğa kapılınacak bir durum yok. Şampiyonlar Ligi’nde Lille’i altına alıp, son haftada bir üst tura çıkmayı kaçırmak bence başarısızlık değil, net bir başarıdır. Gruplar çekildikten sonra “Trabzon bu gruptan rahat çıkar yeaa” demiş olabilecek kişi zaten futboldan anlamıyordur. Uefa’da iş zor olacak çünkü City ve Porto gibi “saçma sapan” rakipler var. Neyse bu muhabbete eşleşmeler belli olunca devam ederiz. Türkiye’de ise puan durumunda 10. sırada olsa da 5. Manisaspor’dan sadece 3 puan geride bordo mavililer. Devre arasında eğer yapılabilirse mantıklı 1-2 takviyeyi (çift forvet olacaksa kesinlikle bir forvet) ve Şampiyonlar Ligi temposunun olmayacağını hesaba katacak olursak çok kolay kapanacak bir fark. Hem de efsanevi playoff sistemimizin olduğu şu ortamda umutsuzluğa düşmek saçmalık.

Kesin olan bir şey var ki, Trabzonspor’a bir an önce devre arası gerekiyor. Takviyelerden de önemlisi, tekrar konsantrasyonu sağlayabilmek için kafalara bir reset atmak gerekiyor. O zamana kadar taraftarların rahat rahat maç izleyebileceğini pek sanmıyorum.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Beşiktaş, grup lideriğini Stoke'ladı !



UEFA Avrupa Ligi’ndeki temsilcimiz Beşiktaş, gruptaki son maçında Stoke City’yi 1-0 yeriye düştüğü maçta 3-1 yenerek gruptan lider olarak çıkmayı başardı.

Stoke City, daha maçın ilk dakikalarında anlaşıldığı üzere buraya berabere kalıp liderliğini korumak için gelmiş. Maç boyunca oyunu kendi yarı sahasında kabul eden, rakip yarı alanda en ufak pres yapmayan, iyi savunma yapan, kontra ataklarla “ya atarsam” mantığıyla gol arayan İngiliz temsilcisi, ilk yarıda istediğini de fazlasıyla başardı. Hiçbir hücum varyasyonu olmayan bu takım, planını tamamen hava topları ve duran toplar üzerine kurmuş. Bu tablonun aynısını ilk maçta da görmüştük. Oyunu soğutan, seyir zevkini düşüren, korner gibi taçlarla gol arayan Stoke, İngiliz basını da dahil ciddi anlamda eleştiri almakta. Açıkçası bu eleştirileri fazlasıyla hak ettiklerini düşünmekteyim. Öyle ki UEFA Avrupa Ligi’nin en az pas yapan takımlarından biri olmuş Stoke City (İngiliz futbolu pas üzerine kuruludur, bunu da hatırlatalım).

Gelelim Beşiktaş’a… Bugün çok net bir şekilde gördük ki Quaresma’sız Beşiktaş, kapanan takımları açma konusunda sıkıntı çekiyor. Özellikle ilk yarı daha çok uzaktan şutlarla kaleyi yokladı Kartallar. Beşiktaş’ın beklerinin hücuma yeteri kadar katkı verememesi de Stoke’un ekmeğine yağ sürüyordu, ta ki 2. yarıdaki penaltı pozisyonuna kadar. Rakibinin 10 kişi kaldığı bu andan sonra tam anlamıyla şov yaptı diyebiliriz Beşiktaş için.

Maçın kahramanı ise benim gözümde kesinlikle Manuel Fernandes. Fernandes’in Beşiktaş formasıyla belki de en etkili, en istekli performanslarından birine şahit olduk bu akşam. Orta sahanın tam anlamıyla liderliğini yapan Portekizli, çoğu atakta Beşiktaş’ı yönlendiren isimdi ve bu etkili oyununu 1 gol 1 asist ile taçlandırmış oldu. Formda bir Fernandes’i durdurmak gerçekten çok zor.



Ayrı bir parantez de Mustafa Pektemek’e açmak istiyorum. Daha önceki yazılarımda da Pektemek’e daha fazla şans verilmesini üstüne basa basa söylemiştim. Mustafa da son maçlarda aldığı süreyi en iyi şekilde değerlendirmeye başladı. Fiziksek olarak belki hala yeterli kuvvette olmasa da, her an golü koklayan genç bir Türk forvet kendisi. Hakan Şükür sonrası Türk futbolundaki forvet eksikliğini, Mustafa’nın daha çok üstüne durarak, kendini geliştirmesine yardımcı olarak kapatabileceğimizi düşünüyorum.

Sonuç olarak Beşiktaş, bu sonuçla çok uzun zamandır hasret kaldığımız bir şeyi, bir Türk temsilcisinin Avrupa gruplarından lider çıkmasını, başardı. Şampiyonlar Ligi’nden Manchester Utd, Manchester City, Valencia gibi çok etkili takımların gelmesiyle daha zor bir hal alan UEFA’da Beşiktaş’ın bu grup liderliği, önümüzdeki kura çekiminde büyük avantaj sağlayacaktır takımımıza. Tebrikler Beşiktaş !!

13 Aralık 2011 Salı

Tutmayın küçük enişteyi! (L.A Clippers)



Belki de Amerika’nın en parlak ve ışıltılı şehri; Los Angeles. Bir de bu şehirde bir basketbol takımı Lakers; tarihi başarılarla dolu, NBA denince akla gelen ilk markalardan.. İşte bu göz alıcı isimlerin yanında bir basketbol takımı daha var; Clippers. Ayın karanlık yüzündeki bu basketbol takımı L.A Clippers’ın tarihi ise büyük abisinin gölgesinde hiç gün yüzü görememiş. Şimdilerde ise yeni ve yetenekli bir jenerasyon yakaladı bu makus talihli takım. Bu sefer daha bir optimist bakıyor geleceğe Los Angeles’ın ezilen cephesi.

Yeni jenerasyonun ilgi çekici oyuncularının başlarında gelen Eric Gordon ve Blake Griffin bu yeni oluşturulan Clippers takımının da en önemli yıldızları. Muazzam bir atlet olan ve gününde olduğu zaman neredeyse durdurulamaz bir silah olan Blake Griffin’in geçtiğimiz sezon yarattığı havayı sırf All-star haftasonuna bakarak bile çok net bir şekilde görebiliriz. Eric Gordon ise Kaan Kural’ın tabiriyle yeni Ray Allen olma yolunda ilerliyor. Yüksek atletizmini mükemmele yakın bir dış şut ile birleştiren Gordon hangi takıma gitse, o takımın önemli bir parçası olabilecek kalibrede. İnşa edilmeye başlanmış ve önümüzdeki yıllarda geliştirilecek olan bu takımın temelini de şüphesiz ki bu iki genç yıldız oluşturacak. 4 numara ve 2 numara tamam, peki ya diğer bölgeler?

Bu ikilinin baş yancısı ise genç, dinamik ve patlayıcı enerjisiyle pota altı oyuncusu DeAndre Jordan. Bu sene sınırlı serbest kalan DeAndre Jordan’ı Golden State’in teklifini match ederek bana göre gayet doğru bir kararla takımda tuttu Clippers. Keza Blake Griffin gibi muazzam bir hücum oyuncusuna sahipken 5 numarayı da Jordan gibi savunma özellikleri ağır basan (ciddi bir blok tehdidi) ve atletik kabiliyetleriyle takıma uyum sağlayabilecek bir pota altıyla doldurmak bence gayet güzel bir hamle. Jordan’ın biraz da sırtı dönük hücumu gelişmiş olsaydı mükemmel bir ikili olabilirdi bu gençler.


Pivot pozisyonunu da böyle doldurduk, kaldı geriye oyun kurucu ve kısa forvet. Oyun kurucu için baş hedef hiç şüphe yok ki Chris Paul’dü. Geçtiğimiz günlerde çok önemli bir teklifle Stern’in kapısını çalan Clippers, NBA’in önlenemez aç gözlülüğüyle yerine oturtulmuştu. Minnesota’nın 2012 draft hakkının başrolde olduğu ve yanında genç oyuncular + Kam-an ile süslenen bu teklif bana kalırsa gayet makuldü. Tabi ki Eric Gordon’ın Clippers’ta kalması şartıyla! Ancak bu iki ekibin görüşmelerinin tamamen sona ermediği ve tekrar masaya oturacakları söyleniyordu. Clippers ise bir adım geriye atmış durumda. Ne olur bilmem.

Chris Paul’e yapılan ilk teklifin reddedilmesinin ardından, Clippers yönetimi tecrübeli oyun kurucu Chauncey Billups ile sözleşme imzaladı. Bence son derece yerinde bir hamle. Takım politikası gereğince, Billups’ın alacağı para açıklanmamış. Ancak bazı kaynaklar tarafından bu miktarın 2m dolar civarı olacağını belirtiliyor. Demin yukarıda saydığımız gibi atletik ve genç oyunculardan kurulu Clippers’ın dümeninin, Billups gibi tecrübeli ve kaliteli bir oyuncuya teslim edilmesi çok doğru. Ayrıca Los Angeles Clippers takımının hızlı tempoda oynaması gerektiğini düşünüyorum. Keza Billups’ın da ortalamanın biraz üzerinde tempo yapan Denver Nuggets’taki performansını hepimiz yakinen biliyoruz ama daha da hızlı bir tempo olan New York Knicks’e pek uygun olmadığını tecrübe ettik. Bu anlamda Clippers’taki olası performansı benim açımdan merak uyandırıcı. Yalnız Vinny Del Negro’nun da Mike Di’Antoni basketbolu oynatmayacağını düşünecek olursak, Billups bu işi gayet güzel bir şekilde kıvırır. Takımın saha içindeki beyni olması açısından yükü gayet ağır olacak. Tabi ki şöyle de bir şey var; bu oyuncu takas malzemesi olarak alınmış olabilir. Hiç sanmıyorum o başka, 35 yaşındaki Billups’ı takas malzemesi olarak kullanmak çok cazip değil. Bu kadar kısa sürede bu çok takas olurken insan ister istemez paranoyaklaşıyor.


Geriye kalıyor ilk 5’in son parçası; kısa forvet. Bu bölgeye de bir başka tecrübeli oyuncu Caron Butler’ı monte etti Clippers. Yani free agent havuzundan bir başka kaliteli takviye daha. Geçtiğimiz sezon Dallas Mavericks’teki 26 maçında 15 sayı 4 rebound ortalaması yakalayan otuz yaşındaki oyuncu Los Angeles şehrinin küçük çocuğu için çok yerinde bir transfer. Keza Billups’ın da Caron Butler’ın da profesyonellik olarak üst düzey olan ve egoları düşük olan oyuncular olması, bu genç ve dinamit gibi olan ekip için ayrı bir önem de arz ediyor. Baron Davis ile Billups'ı kıyaslayacak olursak, ne demek istediğimi daha net görebiliriz.

Gelelim ilk 5’in dışına. Yedekler ve koç Vinny Del Negro. Mo Williams, Al-Faruq Aminu, Chris Kaman ve Eric Bledsoe bana kalırsa yedeklerin içinde ön plana çıkanlar. Ancak tabi ki, bu oyuncuların biri ve ya birden fazlası olası bir takasta takımdan ayrılabilir. Şu içinde bulunduğumuz günler takas açısından akıl almaz hızlı geçiyor. Yani hiç beklenmedik anlarda, beklenmedik anlaşmalar söz konusu olabiliyor. Bu açıdan şimdilik bu oyuncularla ilgili çok yorum yapmayalım. Muhtemelen gidecek olanlar olacak çünkü, sonradan dediğimizi yutmayalım. Ancak bana göre kenarda bekleyen oyuncular ,şu an için çok üst düzey olmasa da, (bir Odom değiller tabi ki!) hiç fena değiller.


Ancak çok rahat üzerine konuşabileceğimiz bir konu var önümüzde; koç Vinny Del Negro. Ligin en kalitesiz birkaç koçundan biri olduğu kesin. Bu kadar keyif vadeden bir takımın başında Del Negro’nun olması da tabi ki bizim açımızdan üzücü. Oyuncuların ulaşabilecekleri seviyeye ulaşamamasındaki önemli etkenlerden biri olacaktır ve aynı zamanda takımın ulaşabileceği düzeyi törpüleyecektir. Hem saha içinde biçilen rollerde hem de maç içinde yaptığı veya yapmadığı hamlelerle birçok kez sınıfta kalmış bir hoca Vinny Del Negro. Son reel örnek olarak Chicago Bulls kazık gibi önümüzde dikiliyor işte. Bulls’un Del Negro ile yollarını ayırıp Tom Thibodeau ile yola devam etme kararının ardından yaptığı aşama dağlar kadar. Umalım da Los Angeles Clippers da bu kararı çok fazla uzatmaz ve başka bir koçla yoluna devam eder. Hele hele bir süper yıldız daha (Griffin benim için süper yıldızdır.) takıma katılırsa, başarısızlık emaresi gösterdiği anda kovulacaktır. En azından orası kesin diye bakıyorum.

Marko Jaric nedeniyle 2000’lerin ortalarına doğru sempatimin oluştuğu Clippers, belki de bu jenerasyon ile tarihinin en önemli başarılarına koşabilir. Belki gelişecek 1-2 takas ile bir önemli yıldızın daha kadroya eklenmesi + güzelinden bir koç değişikliği ile bu hedefler daha da somut olabilir. Bakalım yılların dalga konusu olan takımı Los Angeles Clippers bedbaht kaderini değiştirebilecek mi? En azından şimdilik; tutmayın küçük enişteyi!

11 Aralık 2011 Pazar

Formda Aslan Yorgun Fırtına'yı parçaladı



Bir tarafta Şampiyonlar Ligi kader maçından beraberlikle dönen ve yorgun Trabzonspor, diğer tarafta birkaç gün önce Arena’da ezeli rakibine büyük üstünlük sağlayan Galatasaray. Fenerbahçe maçında muazzam bir performans koyan Galatasaray’ın bu hafta bu performansı sergileyip sergilemeyeceği soru işaretiydi ancak aslında bu performansa da pek ihtiyaç duymadı.

Fatih Terim’in bir kez daha doğru kararı vererek çift forvet çıkarttığı Galatasaray, maça hızlı başladı ve daha 5. dakikada Elmander ile öne geçti. Bu tarz zorlu geçmesi beklenecek bir maçta erken bulunacak bir golün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördük. Keza Trabzonspor kendine 25. dakikadan sonra gelebildi. Zaten maç boyunca Trabzonspor’un etkili olabildiği tek süreç bu bölümdü. Birkaç "çok etkili olmayan" pozisyonun ardından ilk yarı sonuna doğru ikinci golü de kalesinde gördü Trabzonspor.

Ancak Trabzonspor ile ilgili soru işareti Zokora’nın atılmasıyla beraber maçtan tamamen kopmuş olmaları. Tamam bir takım yorgun olabilir, son derece yanlış bir kararla on kişi kalmış olabilir ama kendi evinde önemli bir rakibiyle oynarken maçı bu kadar boş vermemesi gerekir. Taraftarın da bu süreçte takımını desteklemekten çok, eski Trabzonsporluları yuhalamasını doğru bulmuyorum. Keza Engin’in takımında kadro dışı kalıp transfer olduğunu düşünürsek, tepki alması pek anlamlı değil benim açımdan. Ancak Tolga Zengin’in suratında patlayan su şişesi tam bir rezalet. Zira Tolga da bu duruma çok sinirlendi ve hatta maçtan tamamen koptu. Sonraki pozisyonlarda dikkat edecek olursak, Tolga’nın normal şartlarda yapmayacağı hatalar yaptığını görüyoruz. Burak’ın da son haftalarda performansının düşmesini, iyi yaptığı işlerden çok yapamadığı işlerle uğraşmasına bağlıyorum. Şunu net olarak görebiliyoruz ki, Burak’ın tek vuruşları (kontrol etmeden gelişine) iyi değil. O da bunu yapmaya çalışıp duruyor. Son olarak da “Sapara?” demek istiyorum.

Ve kazanan tarafa dönelim. Galatasaray bence şuan açık ara ligin en formda takımı. Sene başından beri (hatta geçen seneden beri) çift forvetin zaruri olduğunu tekrar tekrar söylemiştim. Baros-Elmander ikilisi de bunu her maçta kanıtlıyor. Elmander’i de hantal diye eleştirenler de sanıyorum ki bu fikirlerinden vazgeçmişlerdir. Bir forvette olması gereken hemen hemen her özelliğe sahip komple bir oyuncu. Galatasaray için bonservissiz olarak transfer edilmiş olması çok büyük şans. Çok önemli ve fark edilmesi gereken kısım ise Galatasaray’ın takım savunması. Orta saha ve savunma hattı ise müthiş bir uyum sağlamış durumda. Bu köprüyü sağlayan adamlar ise kesinlikle Ujfalusi ve Melo. Kısacası yıllardır savunmada büyük sıkıntı çeken Aslan’ın bu sene bu önemli zaafını kapattığını söyleyebiliriz.

Şu iki haftadır izlediğimiz Galatasaray’a “Fatih Terim’in Galatasaray’ı” diyebiliriz. Emre Çolak ve Semih Kaya’nın takıma monte edilmesi de ayrıca keyif veren gelişmeler. Bu performanslarını bir seviye yukarı çıkartmak veya uzun vadede korumak da 2-3 nokta transfere bakar. Çünkü takımı ileri çeken oyuncuların (Melo,Eboue,Ujfalusi,Elmander..) yedekleri yok. Yani bu oyuncuların iki tanesinin olmaması bir anda ritimlerini bozabilir.