26 Şubat 2012 Pazar

Galatasaray koptu gidiyor



Galatasaray, evinde oynadığı maçta Beşiktaş’ı uzatma dakikalarında attığı golle 3-2 mağlup etti. Bu sonuçla beraber en yakın takipçisi Fenerbahçe ile puan farkını 9’a, Beşiktaş’la puan farkını ise 14’e çıkarmış oldu. Bu bahsettiğim puan farkları, eğer ki bu yıl ligimize eklenen play-off sistemi olmasaydı, Galatasaray’ın çok büyük ihtimalle şampiyon olarak gösterilmesine yetecekti. Ancak yeni sisteme rağmen, bu puan farkları play-off’ta Galatasaray’ın elini oldukça rahatlatacak gibi gözüküyor şimdilik.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, maçta tamı tamına 5 gol izlememize rağmen 2 takımın da gol pozisyonu sayısı oldukça azdı. Çoğunlukla kıran kırana bir orta saha mücadelesi izletti bu iki takım bizlere. Galatasaray 2-1’i bulduğunda toplam şut/isabetli şut istatistiği olarak 2/2 idi. Beşiktaş’ın daha çok şut çektiği göze batmasına rağmen, bunların birçoğu uzaktan çekilmiş şutlar, yani tehlikeli bölgede yaratılmış gol pozisyonları değildi. Dolayısıyla futbolda istatistik kazanmıyor.

Galatasaray bu maçta çok çok iyi mi oynadı diye soracak olursak, bence bunun cevabı hayır. Ama bir özellik var ki Sarı-Kırmızılılarda, rakiplerine karşı ciddi fark yaratıyor. O da Galatasaray’ın gerek taraftar gerek futbolcusu kısaca tüm camia olarak coşkusu. Geçen sezon tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşamasına rağmen Galatasaray, bu sezon inanılmaz bir toparlanma yaşadılar ve şampiyonluğa ciddi anlamda inanmış, camia olarak kenetlenmiş durumdalar. Futbolcuların bu mental coşkusu da, söylemek için erken olsa da, büyük ihtimalle şampiyonluğu getirecek gibi.

Beşiktaş’ın oyununa bakacak olursak, Beşiktaş’ın da iyi oynadığını söyleyemeyiz. Zaten çoğu yazımda da belirttiğim gibi Manuel Fernandes olmadan, Beşiktaş hücumları şekillenmekte çok zorluk çekiyor, tesadüfi hücumlara veya tamamıyla kanat oyuncularının bireysel yeteneklerine kalıyor. Bu önemli eksiğe ek olarak, Beşiktaş’ın 3 gün önce UEFA Avrupa Ligi maçı yapmış olması (her ne kadar iyi mücadele etmiş olsa da oyuncular) Galatasaray’ın bu coşkusuna karşılık verip maçı kazanabilecek kapasiteye bir türlü ulaşamadı Siyah-Beyazlılar. Buna rağmen son dakikada Elmander’in attığı golün hemen öncesinde Almeida benzer, hatta daha kolay pozisyonda golü atmış olsaydı, bambaşka şeyler konuşuyor olacaktık. Bu durum da futbolun cilvesi ve zevki olsa gerek…


Bu denli puan farkı açılmışken, play-off olmasına rağmen Beşiktaş’ın şampiyonluk şansı oldukça zor gözükmekte. Bundan sonra hedefleri, Avrupa’da devam edebildikleri yere kadar devam etmek, play-off’ta da en azından 2.lik mücadelesi vererek Şampiyonlar Ligi’ne katılmak olacaktır.

Maçın benim gözümde 2 adet kahramanı var. İlki, sakatlıktan yeni dönüp çıktığı ilk maçta fileleri 2 kez havalandıran Elmander. Özellikle ilk golündeki vuruş tekniği gerçekten muazzam, ikinci golünün önemini ise anlatmama gerek yok sanırsam. Bir diğer maçın kahramanı ise bence kesinlikle Selçuk İnan. 2 asist yapan Selçuk, Galatasaray hücumlarını çok iyi yönlendiriyor. Orta sahasında bu tip yaratıcı ve Türk bir oyuncunun bulunması Galatasaray adına büyük bir şans. Enteresan olan şey ise, bu 2 oyuncunun bir ortak özelliğinin bulunması : 2’si de sene başında sözleşmesi biten, bonservissiz gelen oyuncular. Galatasaray’a bonservis maliyeti olmayan bu 2 oyuncu, benim gözümde olası şampiyonluğun en büyük mimarı oldular şu ana kadar. Bu da demek oluyor ki, illa ki milyon dolarlar harcamak gerekmiyormuş başarılı transferler için. Bu sezon sonunda da sözleşmesi bitecek bir çok önemli oyuncu bulunmakta Avrupa’nın çeşitli liglerinde oynayan. Kulüplerimizin bu tip transferleri iyi değerlendirmesi gerekiyor.

Bu skorla Galatasaray şampiyonluk yolunda emin adımlarla ilerlerken, Beşiktaş ise emin adımlarla o yoldan ters yöne sapmış durumda. Yine de 2 takımın da bundan sonrası için zorlu fikstürleri bulunmakta, her an her şey değişebilir.

Son olarak ise bu maçta kendi kalesine bir gol atan genç Semih Kaya’dan bahsedelim. Bu tip şanssızlıklar her oyuncunun başına gelebilir, hele ki genç oyuncular bu tip hataları sıkça yapabilirler. Bu hatalardan ders alarak daha iyi birer oyuncu olacaklardır. Ama özellikle kendi kalesine attığı golü geçiyorum, erken kart görme sorununu birkaç maçtır yaşamakta genç stoper, bu durumu bir an önce düzeltmeli, aksi halde takımını 10 kişi bırakma riski artacaktır ilerde.

21 Şubat 2012 Salı

NBA’in gelecekteki yıldızları v.1; Andre Drummond!




İsim: Andre Drummond
Takımı: UConn (Connecticut/NCAA)
Boy: 2,11m
Kilo: 125kg
Pozisyon: Pivot
Doğum Tarihi: 10 Ağustos 1993 (18)
Nba karşılaştırması: Amare Stoudemire / Dwight Howard

Karşınızda ilk 2012 NBA draftı raporum Andre Drummond.. Geleceği ve gelişimi büyük bir merak konusu olan, NBA’e getirecekleriyle şimdiden insanları heyecanlandıran genç bir süper yıldız adayı. Andre görkemli bir lise kariyerinin ardından bu sene kolej basketboluyla tanıştı ve NCAA’deki ilk senesini yaşıyor. Peki, Andre Drummond nasıl bir oyuncu? Buyursunlar;

İlk olarak göze çarpan (hatta göze direkt olarak giren) özelliği çılgın atletizmi. Drummond tek kelimeyle muazzam fiziksel özelliklere sahip. 2,11’lik boyuyla, 125 kiloluk gücüyle ve NBA çapında da üst düzey sayılacak kanat genişliğiyle yaşına göre elit ve zor bulunan bir vücut yapısı var. Aynı zamanda müthiş bir zıplama kabiliyetine de sahip bu genç adam. Keza Drummond’ın kendisine idol olarak seçtiği isim “bizim köyün canavarı” Dwight Howard desem pek şaşırtıcı olmaz herhalde. Nba scoutlarına göre de bana göre de çok iyi bir reboundcu. Bahsettiğim fiziksel üstünlüklerini rebound mücadelelerinde avantaja dönüştürmesini iyi biliyor. Ancak benim merak ettiğim nokta NBA’de de bu şekilde avantajları kullanabilecek mi? Kendisiyle fiziksel olarak veya tecrübe + basketbol zekâsı olarak kafa tutabilecek rakiplere karşı sıkıntı yaşayabilir. Keza sıkıntı yaşamak ve daha çok çalışmak da oyununu ileri taşımasında etken olacaktır.

Şimdi de hücum diyelim.. Andre Drummond’ın bir maç içinde hiçbir katkı vermese bile %95 oranında 2 tane falan yapacağı bir şey var; takip smacı. Bu konuda bizlere çok spektaküler hareketler sunacaktır. Takip sayılarının yanında hücumda en çok verimli olduğu pozisyonlar yüzü potaya dönük olarak topla buluştuğu pozisyonlar. Böylelikle çabuk 1-2 adım atıp potaya saldırabiliyor. O zaman da ya sayıyı buluyor, ya da faul aldırıyor. Amare Stoudemire misali diyebiliriz.. Yalnız serbest atışları kısa açıklamayla rezalet. Kesinlikle serbest atışlarına bolca zaman ayırıp daha iyi hale getirmeli. Hücumda yarım daire civarında topla buluşup yükselme fırsatını bulursa, savunmacısını da topla beraber çemberden geçirebiliyor. Boyalı alandan bitiriciliği geliştirilebilir ama şuanda da hiç fena değil. Sırtı dönük hücum etmeyi ise genelde tercih etmiyor. Keza Drummond bu alanda oldukça zayıf. Alçak post hareketlerini geliştirmeli ve bu silahı da repertuarına eklemeli. Şu anki haliyle kendi şutunu yaratabilen üretken bir oyuncu değil. “Şutları nasıldır?” derseniz cevabım “sınırlı” olur. Aynı yaş grubundan olan 2012 draftının muhtemel 1 numarası Anthony Davis’in sahip olduğu şut menziline ve tehdidine sahip değil. Bana sorarsanız Dwight Howard olmak istiyorsa bu menzil çok da mühim değil, yok eğer Amare gibi olucam diyorsa o zaman bir an önce oturup çalışmaya başlaması gerekiyor. Farz-ı misal bu sene koçu Jim Calhoun tarafından az da olsa 4 numara olarak deneniyor ama şut tehdidinin zayıf olması efektif bir 4 numara olmasına engel teşkil ediyor. Benim Andre Drummond ile ilgili sevdiğim unsurlardan biri de pas yeteneği ve top kontrolü. Böylesi atletik meziyetlere sahip olan oyuncularda hiç alışık olmadığımız bir el hakimiyeti var Andre’nin. Tabi ki bir gard düzeyinde değil ama son derece etkili paslar çıkartabilme potansiyeli var. Bu sayede de maruz kaldığı ikili sıkıştırmalarda diğer bir sürü uzun oyuncu kadar çaresiz kalmıyor.



Sıra geldi savunmaya. Benim izlediğim Andre Drummond öyle çok düzey bir savunmacı değil. Ancak kötü de denemez. Örneğin saf güç kullanarak üzerine gelen oyunculara karşı sağlam durabiliyor ve rakibinin istediğini kolay kolay yapmasına fırsat vermiyor. Ancak NBA seviyesinde sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum. İyi bir savunmacının maç içinde aldığı en tatlı ödül bloktur muhtemelen. Drummond da atletizmini bloğa taşımasını iyi biliyor. Yalnız atletik yetenekler bir oyuncuyu direkt olarak iyi bir blokçu yapmaz, iyi bir blokçu adayı yapar. O yetenekleri konsantrasyon ve önsezi gibi olmazsa olmaz parçalarla birleştirirseniz başarılı bir kolaj elde edersiniz. Yoksa patır patır faulleri kapıp, kenarda oturursunuz. Ben Andre Drummond’ın çok iyi bir blokçu adayı olduğunu düşünüyorum. Kimileri lisede ortaladığı maç başına 7 bloğu göz önünde bulundurup sınırsız bir goygoylamanın içine giriyorlar. Bu son derece saçma bir değerlendirme. Malum fiziksel gelişimini genç yaşlarda ilerletmiş oyuncuların lise seviyesinde fark yaratması çok normal. (Bir diğeri için bknz. Enes Kanter!). İki oyuncu da lisede neredeyse kendilerinin beline gelen oyuncularla “ilkokul maçına gelmiş liseli abi” kıvamında mücadele ettiler (ter attılar).

Gelelim madalyonun diğer negatif yönlerin yazıldığı yüzüne. Yeteneklerini tartışmak gereksiz ama Drummond’ın mental olarak eksikleri olduğunu not almış NBA Scoutları ve takipçileri. Maçın içinde kalamaması ve konsantrasyonunu çabuk kaybetmesinden fazlasıyla dem vuruluyor. Bu yaşadığı sıkıntıyı, oldukça rahat bir şekilde geçirdiği lise yıllarının ardından bu sene daha ciddi rakipleri karşısında bulmasına bağlıyorum. Kolej kariyerinin başlangıcında biraz sert bir kayaya çarptı diyelim..

ESPN (Mayıs 2011): Hangi drafta girerse girsin #1 seçilebilir.



NBA draftlarında genellikle oyuncuların yetenekleri ve potansiyelleri (gelecek vaat etmeleri) göz önüne alındığı için, ESPN doğru söylüyor. Ancak yetenekli olmak sporcuları bir yere kadar taşıyabiliyor. Bu seviyenin üzerine koymak ve bir “beklenti”den çıkıp “büyük oyuncu”ya dönüşmek oyuncunun karakterine ve çok çalışmasına bağlı. Genç ve bu denli yetenekli olan oyuncuların en büyük düşmanı genellikle omuzlarına binen beklenti baskısı ve şöhretle tanışıp spora gereken özeni göstermemeleri oluyor. Biliyoruz ki basınç dediğimiz güç; kömürü kullanılmaz hale de getirebilir, eşsiz bir elmasa da dönüştürebilir. Ancak bu güçle baş etmek de hiç kolay değil ve çok sağlam bir kişiliği gerektirir. Demin bahsettiğim “genç yaşta şöhretle tanışmak” da genellikle kişiliği tam oturmamış oyuncuları (İngiliz tenisçi sendromu) şımartıyor. Neyse, konuyu dağıtmadan Andre Drummond özeline geri döneyim. Andre de beklentilerin çok büyük olduğu bir oyuncu olduğu için fazlasıyla eleştiriliyor. Bu seneki NCAA istatistikleri şu sıralar 27,5 dakikada 10 sayı 7,5 rebound civarlarında. Lisede yarattığı büyük beklentiden sonra bu sene istatistiklerinin vites düşürmüş olması başta NBA scoutları olmak üzere birçok kişiyi hayal kırıklığına uğratmış. Çeşitli forumlarda iyi savunmacılara karşı çok sönük ve yumuşak kalmış olması da büyük tartışma konusu. Ancak bu sene Andre’nin burnunun kırıldığını da göz önünde bulundurmakta fayda var. Performansını direkt olarak etkileyen bir durumu vardı yani genç oyuncunun. İyileşmesinin ardından şu sıralar performansında istikrarlı bir yükseliş var. Ancak bu eleştirilerin gerçeklik payının da bulunduğunu ve kesinlikle dikkate alınması gerektiğini de not etmek lazım.

En son gelen haberler Drummond’ın bir sene daha Uconn’da kalarak 2013 draftına girmeyi düşündüğü yönünde. Küçük bir bilgi olarak veriyim; genç oyuncunun 2011’de verdiği bir röportajda “tabii ki bir an önce Nba’e gitmek istiyorum, para orada!” açıklaması var. Bu fikrini değiştirmesini ( ya da değiştirmeyi düşünmesinin) iki ana nedenle ilişkilendiriyorum. İlk neden; birinci senesini yaşadığı ve çok memnun olduğu üniversite hayatının bu kadar çabuk sona ermesini istemiyordur. Diğer ve esas önemli olan neden ise; bence kendisine fiziksel olarak rakip olabilecek oyuncularla mücadele ettikçe NBA seviyesine hazır olmak için kendisini ne kadar çok geliştirmesi gerektiğinin farkına vardı. Bu bağlamda bir sezon daha tecrübe kazanıp, oyunundaki boşlukları doldurmasının oldukça verimli olacağını düşünüyorum. Yalnız ne yazık ki, NCAA koçları çoğunlukla (tabii ki istisnalar bulunuyor) oyuncuların kişisel gelişimlerine yardım etmek yerine hemen sonuç almaya odaklı oldukları için kolejde geçirilecek ekstra bir senenin mundar olma ihtimali de var. Hele ki uzun oyuncuların %90’ının kolej kariyerlerinde kendilerine çok az şey katabildiğini de düşünecek olursak ciddi bir risk diyebiliriz. Ancak hem Andre’nin kendisinin hem de oyununun bir sene daha olgunlaşıp, o şekilde NBA şovuna çıkması bana hemen bu sene girmesine kıyasla daha iyi sonuç verebilir gibi geliyor.

Gelecekte NBA’in franchise yüzlerinden biri olma potansiyeli taşıyan Andre Drummond kesinlikle takip edilmesi gereken bir oyuncu. Bundan 4-5 sene sonra All-star seçildiğinde “ben bu çocuğu daha kolejdeyken takip ediyordum” demenin keyfi başka olacak diye düşünüyorum. Oyuncunun yapabileceklerini kağıt üzerinde anlatmaya çalıştım ama tabi ki izlemesi daha keyifli. Karşınızda Andre Drummond! (Lütfen 1.36'ya ve 2.02'ye özel olarak dikkat..)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Hele şükür, 3 puan !


Ligdeki son 4 maçından yalnızca 1 puan toplayabilen ve zirve ile ciddi bir puan farkı açılmasına sebep olan Beşiktaş, Gençlerbirliği’ni bol gollü ve maç boyunca karşılıklı pozisyonlarla geçen bu zevkli maçta 3-2 mağlup ederek üç puan hasretine son vermiş oldu.

Beşiktaş’ta bu maçta “en zayıf halka” şüphesiz ki Ersan Gülüm’dü. Egemen’in hafif sakatlığı ve Braga maçı düşünüldüğü için dün akşam ilk 11 başlayan Ersan, gerek yenilen ilk goldeki hatası, gerek maç boyunca yaptığı defansif hatalar az kalsın Beşiktaş’a daha pahalıya patlayabilirdi. Bu da Ersan’ın kesinlikle maç eksiği olduğunu gösteriyor. Dile kolay, ilk önce (futboldaki en zor sakatlıklardan biri olan) ön çapraz bağı yırtılan genç oyuncu, yaklaşık yarım senelik uzun bir tedavi süreci sonrası tam düzeldi denilirken şanssız bir şekilde aynı sakatlığı geçirdi. Böylece 1 yıldan fazla ayağına top değmemiş oldu. Toparlayabilmesi için maç eksiğini kapatması gerekiyor, bu haliyle Beşiktaş’ın 11’inde oynaması zor gözüküyor. Belki A2 takımında oynatılarak maç eksiği kapatılabilir, belki de Türkiye kupası maçlarında kadroda düşünülerek önümüzdeki seneye mutlaka kazanılmalı bu genç stoper.

Maçı değerlendirecek olursak, Beşiktaş’ın ilk yarı boyunca yaptığı “olumlu hareket” sayısı bile parmakla sayılır cinstendi. Evet Beşiktaş topa sahip, evet pas yapıyor, fakat kendi yarı sahasında top çevirerek. Almeida ilerde adeta kayboluyor, çünkü hücuma yeteri kadar destek gelmiyor. Topu ileriye oynayabilecek zaten bir oyuncu mevcut Beşiktaş’ta, o da Manuel Fernandes. Orta sahanın diğer elemanları Ernst ve Necip, tamamiyle basit ve geriye oynayan futbolcular. İlk yarıda Quaresma’nın cılız çabaları dışında oyunun hakimi genel anlamda Gençlerbirliği idi.

Ta ki ikinci yarının başında Carlos Carvalhal’in yaptığı doğru oyuncu değişikliğine kadar. Üzülerek söylüyorum ki her Beşiktaşlı ve Türk futbolunu takip eden kişinin büyük ümitler beslediği fakat sahada ne yaptığını bilmeyen, oyun içinde kaybolan Necip Uysal’ın oyundan çıkması ve Simao’nun oyuna girmesiyle oyunun seyri tamamen değişmiş, Beşiktaş oyunu rakip yarı alana yığmış oldu. Böyle olunca da goller gelmeye başladı. Quaresma’nın attığı gol tamamen şans, evet, ancak bu gol Quaresma’nın özgüveninin artmasına sebep olabilir, etkili bir Q7 de Beşiktaş’ın oyununu olumlu yönde etkiler şüphesiz ki. Çünkü şuanda belirtmek gerekirse, Quaresma sakatlık sonrası hiç hazır değil… Beşiktaş’ın ikinci golü ise alıştığımız şekilde Almeida’nın arka direğe koşusu ve kafa vuruşuyla geldi. Almeida bu işi çok iyi yapıyor, ancak başka hiçbir şey yapmıyor. Oyununu çeşitlendirmesi, yalnızca arka direğe koşu yapıp kafa golü atması değil, şut pozisyonları da yaratması gerekiyor Portekizli golcünün kendine, çünkü çok etkili bir sol ayağı olduğunu biliyoruz.

Bir kez daha üzülerek söylüyorum, yine büyük ümitler beslenilen genç kaleci Cenk Gönen, son zamanlarda yediği hatalı gol sayısını çok ciddi anlamda arttırdı. Bazen inanılmaz toplar çıkaran genç eldiven, bazen de öyle goller yiyor ki inanılacak gibi değil, tıpkı dün yediği 2. gol gibi… Kalecilik tecrübe işidir, önsezi işidir, dolayısıyla Cenk’in bu hatalı gollerden ders çıkararak, tecrübe kazanarak ilerde daha iyi bir kaleci olması gerekiyor. Unutmayalım ki Volkan Demirel de daha gençken nasıl hatalar yapıyor, “Yapma Volkan yapma !” diye diye spikerlerimizin dilinde tüyler bitiyordu, şuanda görmekteyiz Volkan’ın nasıl dünya çapında iyi bir kaleci olduğunu.


Son olarak da Beşiktaş hücumlarının %70-80 pay sahibi olan Manuel Fernandes’den bahsedelim. Fenerbahçe derbisinde kart cezası yüzünden oynayamayan Portekizli, Galatasaray derbisinde de sarı kart cezalısı durumuna düştü. Bu durum Beşiktaş için çok büyük bir handikap oluştururken, Galatasaray için de çok büyük bir avantaj olmuş oldu. Sarı kart pozisyonunu değerlendirecek olursak, kendisine art arda yapılan 2 sert faul sonrası sinirlenen Fernandes, rakibinin üstüne yürüyor ve sarı kartla cezalandırılıyor. Bu karar doğru mu ? Bence doğru. Fakat… Daha önce bir yazımda da belirttiğim üzere, Emre Belözoğlu’na yapılan sert bir faul sonrası Emre’nin ne hakemi tehdit etmediği, ne oyuncunun nerdeyse boğazını sıkmadığı kalırken, bu davranışları çoğu zaman kartla cezalandırılmıyor. Eğer Fernandes’e o kartı veriyorsan, Emre’ye de vereceksin. Vermiyorsan, hiçbirine vermeyeceksin, tek isteğim hakemlerin belli standartları olması (Ben sarı kartların verilmesinden yanayım onu da belirteyim). Fernandes’in de ne kadar sert faule maruz kalırsa kalsın, Galatasaray maçı öncesi ceza sınırında olduğunun bilincinde olup öfkesini kontrol edebilmesi gerekiyordu, tıpkı Beşiktaş hücumlarını kontrol ettiği gibi…

Karşınızda "Ersanity Reboundova"!

Nba ve basketbol dünyası Jeremy Lin fırtınasıyla sallanırken,dün gece bizim çocuklardan biri çıktı ve sahneyi diğer herkesten çaldı. Ersan "Ersanity" İlyasova Milwaukee'nin Nets'i 92-85 mağlup ettiği maçta 29 sayı ve 25 rebound üretti! Aynı zamanda temsilcimizin kariyer rekoru bu 25 rebound. Sezona zayıf bir giriş yapmasıyla bizi biraz üzmüştü Ersan ama son zamanlarda form durumu son derece iyi. Böylesine çılgın bir performans göstermesi de özel olarak insanı mutlu ediyor, çünkü Nba'de şuanda bulunduğu vasat konumdan çok daha yukarılara tırmanabilecek bir oyuncu olduğunu ele güne kanıtlamış oluyor. Şöyle buyurun, karşınızda Ersanity Reboundova!

18 Şubat 2012 Cumartesi

Şampiyon Beşiktaş Milangaz



Spor Toto Türkiye Kupası finalinde Beşiktaş Milangaz, Banvit’i 78-74 ile geçerek basketbol tarihinde ilk kez bu kupayı müzesine götürmeyi başardı. Turnuvanın MVP’si ise, Beşiktaş’tan Serhat Çetin oldu.

Finalde karşı karşıya gelen bu 2 takım, hatırlayacağımız üzere yarı finalde kupanın en büyük 2 adayını eleyip buraya gelmişlerdi (Beşiktaş Galatasaray M.P’ı, Banvit ise Anadolu Efes’i elemişti). Bugünkü maç boyunca da bir o tarafa bir diğer tarafa giden, mücadele gücü yüksek, finale yakışır zevkli bir maç izledik.

Peki maç boyunca 2 takımın da ciddi bir sayı farkı üretemediği, dengeli giden bu maçın Beşiktaş leyhine sonuçlanmasını sağlayan sebepler neydi ? Bunun başlıca faktörünün Beşiktaş’ın ribaundlardaki ciddi üstünlüğü olduğunu düşünüyorum. Pops Mensah-Bonsu’nun zaten bu konuda etkili olduğunu biliyoruz, fakat en pozitif katkının, özellikle son periyotta kritik anlarda birçok defansif ve ofansif ribaund çeken Ersin Dağlı’dan geldiğini ve kendisinin maçın görünmez kahramanlarından biri olduğunu düşünmekteyim. Bir diğer faktör ise Beşiktaş’ın David Hawkins (Adam Morrison’ı da sayabiliriz belki) gibi hem şut tehdidi olan hem de topla çok iyi hızlanan, içeri penetre edebilen bir skor tehdidinin olması, kendisini savunan Banvit’li oyunculara sıkıntı yaratmasıdır. Son olarak ise şüphesiz ki, hücumda takımını iyi yönlendiren Carlos Arroyo gibi bir beyne sahip olması, Siyah Beyazlılara kupayı getiren faktörler olarak sıralanabilir.


Banvit’ten bahsetmek gerekirse, özellikle bu maçta Barış Ermiş’i çok beğendiğimi açıkça belirtmeliyim. Carlos Arroyo’yu maç boyunca, mümkün olduğunca inanılmaz savundu. Koç Orhun Ene de takımına, zaman zaman Arroyo üzerine double team, bazen de full court pres uygulatınca Beşiktaş, ortalamanın üzerinde bir top kaybıyla oynadı ve bu da Banvit’e avantaj olarak geri döndü. Ancak maçı koparamamalarındaki başlıca sebebin, normalde Banvit’in skor yükünde çok önemli bir paya sahip olan Chuck Davis’in ve Lance Williams’ın bu maçta oldukça etkisiz kalmaları olduğunu, Serkan Erdoğan ve Kenan Bajramovic’in kenardan gelerek çok etkili oynamalarına rağmen bunun galibiyete yetmediğini düşünüyorum açıkçası.

Sonuç olarak Beşiktaş Milangaz, bu galibiyetle tarihinde ilk kez Türkiye Kupası’nı kazanmış oldu. Bu başarıdaki en büyük pay, oyuncular olduğu kadar da tecrübeli koç Ergin Ataman’ındır, bu bir gerçek. Deron Williams ve Semih Erden’in takımdan ayrılması sonrasında herkes, Beşiktaş’ın ciddi bir düşüşe geçeceğini düşünürken yaptığı doğru transfer hamleleriyle, Erceg – Kemp – Can Akın gibi isimlerin sakatlığı yüzünden yaşadığı rotasyon sıkıntısına rağmen takımı çok iyi yönetmesiyle Beşiktaş’a ilk kupayı kazandırdı. Ayrıca, bu kadronun Eurochallenge için üst düzey olduğunu ve Beşiktaş’ın orada da şampiyonluğa ulaşabileceğini düşünmekteyim. İlk kupa geldi, sıradaki hedef : Eurochallenge kupası !