Roger Federer, ilk gün maçları sonunda Wimbledon'da ikinci tura yükseldi. Victor Hanescu'yu üç sette geçen " ekselansları ", repertuarından bir örnek sundu bizlere. File önünde refleksler ve teknik birleşince bu güzel hareket ortaya çıktı. Oyunu bitiren sayıyı aldıktan sonra Federer'in " peh bu daha bir şey değil " havaları ise dikkat çekti. Karşınızda Roger Federer.
25 Haziran 2013 Salı
U20 İspanya - Gana Değerlendirmesi!
Fransa - Amerika maçının son düdüğüyle beraber günün prime-time karşılaşması başlamadan önce bir saatimiz vardı. Çıkıp bir şeyler atıştırıp, Fransa maçıyla ilgili tuttuğumuz notları karşılaştıktan sonra tribündeki yerlerimize geri döndük. Batı tribününün alt katında ortanın sağına doğru yabancı görünümlü yaşlıca bir teyzenin yanına geçtik. Amaç şuydu; "bu teyze nasıl olsa bize fazla bulaşmaz, tam konsantrasyon maçı izleriz". Tam olarak öyle oldu diyemeyiz. Yanına oturduğumuz teyze Amerika U20 takımının kalecisi Cody Cropper'ın annesi çıktı. Maçın başlamasına yakın genç oyuncunun babası ve nazar değmeyesice kardeşi de tribünde yanımıza katıldı.
Maçın başlamasına sayılı dakikalar kala, bütün Türk Telekom Arena, Ganalıların sempatikliğine kapılmıştı. Keza ilk düdüğün çalınmasıyla beraber tribünlerin İspanya'yı yuhalaması gerçekten eğlenceliydi. Daha maçın ilk dakikalarında oyunun hakiminin kim olacağını herkes hissedebiliyordu. Bu takımları izledikten sonra İspanya'nın alt yapı eğitimine hayran kalmamak mümkün değil, keza hangi yaş grubuyla sahaya çıkarlarsa çıksınlar oynamaya çalıştıkları şablon bir ressam tarafından çizilmiş gibi. Bu kadar genç oyuncuların bile, sıkışık pozisyonlarda bile sakinliklerini koruyabilip, doğru pası vermeye özen göstermeleri muazzam. Elbette ara sıra yaşlarına yenik düşüp, beklenmedik hatalar yapabiliyorlar ama biliyorsunuz işte, kadı kızı meselesi.
Kronometre 10. dakikayı gösterdiğinde Gana tribünleri davullarla takımına destek vermeye ve yanımızdaki teyzeyi de alkışla eşlik ettirmeye başlamışlardı ki muazzam bir organizasyon ile İspanya ilk golü yazdırdı. Bu golle skora da yansıyan üstünlüğün ilk otuz dakika boyunca dominasyon şeklinde olduğunu söylesek yalan olmaz. Bu mutlak hakimiyeti yaratan en büyük etkenlerden biri de, İspanya'nın Gana'nın büyük fiziksel gücüne karşılık verebilip, hiç bir ikili mücadelede geri adım atmamasıydı. Lakin, maçın sonuna kadar kazın ayağı öyle olmadı.
Otuzuncu dakikadan itibaren oyunda dengeyi sağlayan ve fiziksel üstünlüğü ile teknik dezavantajını dengeleyen bir Gana milli takımı izledik. Gana adına not alınması gereken bir unsur, taktik disiplinden çabuk çıkabiliyor olmaları. Bir şeyler yapmak istiyorlar, çabalıyorlar ama bu yoğun efor çoğu zaman doğru kararı vermelerini engelliyor. Amiyane tabirle çabuk gaza geliyorlar diyebiliriz. Maçın ikinci yarısı karşılıklı ataklarla geçse de İspanyollar kaliteli ayakları sayesinde maçı istedikleri skorda tutmayı başardı ve üç puanı ikinci yarı zorlansa da hanesine yazdırmayı bildi.
Gelelim kişisel performanslara. Müzmin Sakat ekibi olarak 90 dakika boyunca hayranlıkla izlediğimiz büyük bir yıldız adayı var İspanya'da; Oliver Torres. Atletico Madrid'in 19 yaşındaki genç yıldızı orta sahanın ortasında veya 10 numara olarak tanımlayabileceğimiz bölgede görev alıyor. Torres'in kalitesi topu ayağına alır almaz hissediliyor. Topa ilk dokunuşu olsun, top ve oyun hakimiyeti olsun, uzun veya ara pasları olsun, müthiş oyun görüşü olsun, bir oyun kurucuda aranabilecek her özelliğe sahip. Dezavantajları ise fiziksel olarak kendi yaş grubunun dışında oynarken güçsüz kalacaktır ve gol bölgesinde kendisini sıklıkla göremiyoruz. Kendisinin David Silva mı, Sergio Canales mi olacağını merakla takip edeceğim.
İspanya'nın oyun kimliği nedeniyle sürekli öne çıkan bir oyuncusu olmuyor ama takımın iki yıldızından da bahsetmeden geçmeyelim. Barcelona'nın genç yıldızı Gerard Deulofeu ve Real Madrid alt yapısının ürünü Jese. Deulofeu, tipik bir kanat forvetinin karakteristik özelliklerini taşıyor. Top hakimiyeti oldukça iyi ve çok çabuk. Jese ise golü koklayan tarzda bir forvet. Gol anında nerede olması gerektiğini hissedebiliyor. Önümüzdeki dönemde bu iki ismi de sıklıkla duyacağız.
Oliver Torres'i tanıyalım;
U20 (Fransa - ABD) : Adam olacak çocuklar !
Ülkemizde düzenlenen U20 Dünya Kupası A grubu 2. maçlarında, Fransa ile ABD, Türk Telekom Arena'dan 1-1'lik skorla beraberlikle ayrılırken, bizler de Müzmin Sakat Blog ekibi olarak tribünün en önlerinde, ellerimizde not defterleri ile :) yer aldık. İzlenimlerimizi aktaralım, haydi buyurun:
Öncelikle maçı izlemeden skora bakan bir kişi maçın kafa kafaya gittiğini düşünebilir. Ancak maça şöyle bir bakıldığında, Fransız oyuncuların ABD'lilerden fizik olarak 2 gömlek üstün olmalarının yanı sıra, bireysel olarak da takım olarak da daha yetenekli olduklarını gördük. Elimizde topla oynama istatistikleri ne yazık ki olmasa da, Fransa'nın tahmini %65-35 gibi bir topla oynama üstünlüğünden bahsetmek mümkün idi. Oyunu yönlendiren, hükmeden taraf tamamen Fransa iken, ABD buna karşılık önde basıp rakibini bozmaya çalışan hevesliler grubundan öteye geçemedi çoğu zaman. Bunun yanında gözüme çarpan bir diğer özellik, ABD'li oyuncularının "first touch" yani topa ilk dokunuş, top kontrolü özelliklerinin oldukça zayıf olduğuydu. Eh fiziksel olarak da zayıfsınız rakibinizden, haliyle işiniz zor oluyor. Hele ki rakipte yaşına göre "üstad" bir adam, Pogba var ise.. Neyse ondan daha sonra bahsedeceğiz.
Peki sırf Fransa'nın mı atakları vardı ? Hayır, ancak ABD'nın cılız kontra denemeleri, son paslardaki becerisizlik yüzünden pozisyona bile dönüşmedi çoğu zaman, özellikle ilk yarıda. Öyle ki Fransa kalecisi Areola'nın eline değen ilk top, dakikalar 37'yi gösterirken, o da kornerden rahat bir top olarak geldi.
Gelelim U20 maçlarının en merak edilen köşesine : Hangi oyuncu sivrildi, hangisinden gelecekte yıldız olur ? Burada ele alacağımız 1 numaralı adam, zaten turnuvanın da Wonderkid'leri arasında gösterilen, Fransa'nın gelecekteki Yaya Toure'si, Pogba'dır. Sahadaki tüm oyuncular arasında ciddi anlamda fark yarattığını, kalite farkını anında anlayabiliyorsunuz. Hakim oldukları maç sırasında dahi Didier Deschamps ile pozisyon icabı girdiği bir tartışma, takımının lideri olduğunu gösteriyor zaten kaptan Pogba'nın. Eh bu yaşında İtalyan şampiyonu Juventus'da 20 civarı maçta forma giymiş bir gençten bahsediyoruz. Top çalıyor, ayağında top saklıyor, oyunu açıyor.. Kısacası bir defansif orta sahanın yapması gereken her şeyi yapıyor. Kendini daha da geliştireceğini düşünürsek, bu çocuğun ismini çok daha sık duyacağız gibi.
Fransa'dan bir diğer gözümüze batan oyuncu ise 20 numaralı formasıyla Thauvin oldu. Genç solak, sol kanatta oynarken süratli ve etkili bir biçimde çizgiye inip orta kesebilirken, ters kanada geçtiğinde de bir nevi genç Robben etkisi göstermesi, oldukça etkili bir özellik. Zaten teknik direktörleri ikinci yarıya Thauvin'i kenara alarak başladığında oyun tempoları ilk yarıya göre düşmüştü. Sonradan öğrendik ki Thauvin'i sarı kart sınırında olduğu için kritik İspanya maçına saklamak istemiş teknik direktör Deschamps.
Ve yıllardır Football Manager efsanesi olan, şimdilerde Arsenal'in yolunu tutacak olan Yaya Sanogo'ya. İlk yarıda sırtı dönük top alışı, hava toplarındaki hakimiyeti ile bizlere "inanılmaz bir Target Man geliyor!", "durdurulması güç!" dedirten Sanogo, ikinci yarıda, rezalet bir vuruşla dahi olsa penaltı golü atmasına rağmen, mental olarak kendi kendini durdurdu ve maçın geri kalanında oldukça ham bir görüntü sergiledi.
Hazır penaltı demişken, Fransa adına Yaya Sanogo'nun sonucu gol olsa da oldukça kötü bir penaltı vuruşu yapması ve ABD adına Gil'in penaltıyı kaçırması, "penaltı tecrübe işidir arkadaş, ihtiyarlar daha iyi atarlar" hipotezine destek verir bir görüntü çizdi bugün.
Geçelim Birleşik Devletler gençlerine.. Açıkçası çok sivrilen ve göze batan bir oyuncu söyleyebilmek mümkün olmasa da, yine de öne çıkan bazı gençlerden bahsetmeden geçmeyelim. Her ne kadar penaltı vuruşundan yararlanamasa da, takımın 10 numarası Gil, tekniğiyle arkadaşlarından daha ön plana çıktı. Ayrıca etkili kanat bindirmeleriyle, üstelik bu maçta henüz 2. kez milli formayı giyen takımın sağ beki Yedlin'in de gelecek için umut vaat ettiği söylenebilir. Ancak tüm bu oyuncuların yanında, maçın ABD adına en başarılı isminin Southampton forması giyen Cody Cropper olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar kurtarabileceği bir penaltıyı yemiş olsa da, maçın genelinde başarılı bir performans gösterdi bu oyuncu.
İşin geyik kısmına gelecek olursak ise, ABD'de sonradan oyuna giren Cuevas'ın tam anlamıyla Amerikan futbolundan global futbola yatay geçiş yapmış bir bücür olduğunu, ancak attığı gol ile takımına kazandırdığı 1 puan sonrasında da, Amerikan futbolunun meşhur "Cheerleader" yani ponpon kızları arasında popülaritesinin artmış olabileceği yönünde duyumlar almaktayız. Hadi yine iyisin Cuevas !
Yazımızı bitirmeden önce, MüzminSakatBlog ekibi olarak 55 bin kişilik koskoca TT Arena Stadı'nda gidip ABD kalecisi Crobber'ın ailesinin yanına, ABD koçunun ise önüne oturmuş olmamız bizim için büyük bir şans unsuruydu. Peder Bey ile yaptığımız sohbette bir çok detay öğrenme fırsatı bulduk kendilerinden. Müzmin Sakat'tan Crobber ailesine selam olsun.
" Kazanmak için doğru bir gün değildi "
Daha 2-3 gün önce yazdığım Wimbledon yazısının neredeyse bütün manasının kaybolmasına neden oldu Rafael Nadal. Çeyrek finalde Federer, Yarı finalde Murray, Finalde ise Djokovic'i yenerek şampiyon olmasını beklediğim Nadal, ilk turda Steve Darcis'e üç sette yenilerek turnuvaya veda etti. Maç sonrası "Kazanmak için doğru bir gün değildi " diyen Rafa, kariyerinde ilk defa bir Grand Slam'de ilk turda elenmiş oldu. Geçtiğimiz sene de ikinci turda Rosol'a yenilerek elenen ve daha sonra uzun bir tedavi dönemine giren İspanyol, o sakatlıktan gayet iyi dönmüp Roland Garros'u kazanmıştı.
Her sporcunun illa her maçı kazanmasını beklemek bencillik tabii ki. Nadal, Federer, Djoker, Murray, Tsonga, Ferrer, Del Potro vs gibi isimlerin birbirleri dışında, daha düşük seviye kişilere yenilmesi insanı ister istemez şaşırtıyor. Ne diyelim. Teşekkürler Nadal. Uzun süre sonra yazdığım ilk yazıda favori seni gösterdiğim ve beni turnuvanın ilk gününden yanılttığın için.
23 Haziran 2013 Pazar
Danke schön Fabian Ernst
Beşiktaş taraftarının taktığı lakaba göre "Üstün Alman teknolojisi", kimine göre Alman panzeri, kimine göre ise parlak kafalı bir beyefendi. Evet tüm bu yakıştırmaları bir arada toplayan isim, Fabian Ernst, geçtiğimiz günlerde aktif futbol yaşamına son noktayı koyduğunu açıkladı.
Futbola 1996 yılında Almanya'da Hannover 96 takımında başlayan Ernst, sırasıyla ülkesinde Hamburg, Werder Bremen ve Schalke 04 formalarını giydikten sonra 2008/2009 sezonunun ara transfer döneminde ilk defa Almanya dışında bir ülkede futbol oynayacağı Beşiktaş'a transfer olmuştu. Ve bu adam, "Devre arasında alınan oyuncular ülke ve takıma adapte olamıyor, başarılı olmuyor devre arası transferleri" tandeminin en büyük anti-tezi olarak karşımızda bulunmakta. Öyle ki ilk yarıyı çok da iyi geçirmeyen Beşiktaş, o sezon devre arasında gelen Fabian Ernst ve Yusuf Şimşek gibi "ihtiyar"ların müthiş katkısıyla çifte kupalı şampiyonluğa ulaşmıştı.
Peki gerçekten onlarca devre arası transferi gerçekten beklenilen katkıyı veremiyorken, Ernst bunu nasıl başardı ? Bunu ben büyük ölçüde oyun disiplinine sadık kalarak oynamasına, çok ekstra işler yapmadan "işini yapmasına" ve meşhur Alman disiplinine bağlamaktayım. Hani derler ya "futbolcu Alman olsun çöp olsun" diye, hakikaten Alman oyuncular oyun disiplinine müthiş sadık oluyorlar. Ernst de istatistiklere bakıldığında, hatta maçların özet görüntüleri seyredildiğinde çok aman aman iş yapmış gibi gözükmese de Beşiktaş'ta ve son yılını geçirdiği Kasımpaşa'da, hep belirli bir çizgisini korudu ve maç içinde görünmeyen (pozisyon alma, oyunu yönlendirme gibi) işleri çoğunlukla başarıyla gerçekleştirdi.
Kendisini tam 4,5 sezon Türkiye'de izleme fırsatı bulduk. Ben Ernst'in ne kimseyle laf dalaşına girdiğini, ne de gerginlik yarattığını inanın hatırlamıyorum, yanlışım varsa düzeltirsiniz. Ancak bu efendi ve işini yapan adamın, taraflı tarafsız tüm futbolseverlerin saygısını kazandığını ve Türk futboluna önemli katkıları olduğunu düşünmekteyim. Her şey için Danke schön Fabian Ernst
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








