11 Ağustos 2011 Perşembe

Estonya karşısında Milli takımımız


Dün gece 3-0 yendiğimiz Estonya maçıyla ilgili skora aldanmamamız lazım, çünkü açık konuşmak gerekirse çok kötü oynadık. Nuri Şahin ve Hamit Altıntop’un yokluğu çok net hissedildi. Ancak dünkü maç özelinde esas sıkıntı bana göre takımın kafa olarak futbola konsantre olamamasıydı. Şike skandalları ve Türk futbolundaki bu belirsizlik doğal olarak oyuncuları da (en çok Fenerbahçeli oyuncuları) çok etkilemiş. Ancak Emre’nin bu maçta yuhalanması çok yanlış ve gereksiz bir hareket oldu. Bu harekete “milli forma varken yuhalayınca milli formaya küfretmiş oldu!” tarzı bir bakış açım olmasa da bu tepkinin yerinin bu maç olmaması lazım diye düşünüyorum. En basitinden “gerek yok”tu.

Millilerimizin teknik-taktik konusunda da büyük sıkıntısı var. Ne gibi? En basitinden hala bir santraforumuz yok. En ilerde Burak Yılmaz oynuyor ki, hem takımımız için hem de kendi için kötü oluyor. Bence Burak kesinlikle en uçta oynayabilecek bir oyuncu değil. İdeal olarak 3’lü forvetin sağ kanadında oynaması gerekiyor. Hem fiziksel olarak güçlü olması hem de mücadeleci olması sağ açıktan rakibi oldukça yıpratmasını sağlıyor. Oysa en ileride oynayınca sadece kendi kendine çok koşuyor ve çalışıyor ama buna Burak’ın çok iyi bir bitirici olmamasını da eklersek etkinliği iyice düşüyor. Dünkü maçın yıldızı 2 gol atan Kazım oldu. İki golü de bence muhteşemdi ve kalite gösteren gollerdi. Ancak attığı goller Kazım’ın muhteşem oynadığını da göstermiyor. Aslında iki tane güzel şut çekti ve gol oldu. Maçın genelinde Kazım da çok fazla insiyatif almadı ama Kazım’ın yükselen form grafiği ve özgüveni de net bir şekilde görülebiliyor.

Benim oynamasına bir türlü anlam veremediğim isim ise Selçuk Şahin. Hiddink’in göreve geldiğinden beri her kadroda kendisine yer verdiği Selçuk bana kalırsa Türk Milli takımında oynayabilecek bir oyuncu değil. Yedekte aynı bölgede aşağı yukarı aynı görevlerle oynayan daha vasıflı Mehmet Topal gibi bir oyuncu varken Selçuk’un tercih edilmesi yanlış. İdeal orta sahamızın Topal-Emre-Nuri ve ya maçına göre Selçuk İnan-Emre-Nuri’den oluşması en doğrusu olur.

Takımımızın en büyük zaafı ise savunma hattında. Kabul etmemiz gerekiyor ki gerçekten berbat savunma yapıyoruz. Estonya’ya bile 3-4 net pozisyon verdik. Az biraz kabiliyetli olsalardı maçın berabere olması işten bile değildi. Bir an önce Hiddink’in bu soruna bir çözüm bulması gerekiyor. Yoksa daha kaliteli ekiplere karşı oynarken yaşayacağımız sorun büyük olur. Bu şekilde savunma yaparak büyük hedeflere ulaşmak şu an için hayal.

Son bir paragraf da Gökhan Töre için. Adını uzun zamandır bildiğimiz ancak bir türlü izleme şansını bulamadığımız Gökhan’ı dünkü maçta sonunda izleyebildik. Kendisinin yetenekli olduğunu söylemeye gerek yok çünkü zaten belli. Ancak şunu söylemeliyim ki Gökhan şu an için “kontrolsüz güç” kıvamında. Yani vücudu beyninden önce hareket ediyor. Çok hızlı olmasına güvendiğinden biraz savruk oynuyor. Sanki önce hamlesini yapıyor ondan sonraki yarım saniye içinde “ee şimdi bu durumda en iyi ne yapabilirim?” diye düşünüyor. Tabi ki bunu da daha çok oynayarak ve tecrübe kazanarak aşacaktır. Bu noktada Hamburg kendisi için büyük bir şans. Eğer bu adımı atabilirse müthiş bir kanat oyuncusu olabilir

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Beşiktaş’ın forvet hattı

Beşiktaş’ın Manchester United’dan kiraladığı Portekizli genç oyuncu Bebe milli maçta sakatlanmış. Ön çapraz bağlarında yırtık tespit edilen Bebe’nin 6 ay gibi bir süre futbol oynayamayacağı söyleniyor. Bu durumda Beşiktaş’ın elinde kalan hücum oyuncuları; Hugo Almeida, Mustafa Pektemek ve Mehmet Akyüz.

Bebe’nin nasıl bir oyuncu olduğunu pek bilmesek de bana kalırsa bu oyuncuların arasında bu sezon için en ilgi çekici olanıydı. Bahsedildiği gibi eğer fiziksel olarak güçlü ve çok hızlıysa Türkiye liginde oldukça işe yarayacak bir oyuncu olabilirdi. Beşiktaş’ın elinde kalan forvet oyuncuları arasında ise Mehmet Akyüz’ü ayırmak lazım çünkü bana kalırsa Beşiktaş’ın kalibresinde bir oyuncu değil. Nasıl geçen sezon Galatasaray Mehmet Batdal’ı transfer edip hayal kırıklığına uğradıysa Beşiktaş da bu sene aynı durumu Mehmet Akyüz için yaşayabilir. Tabi ki Mehmet bizi şaşırtacak derecede iyi oynayıp öne çıkabilir ancak bu çok zor bir ihtimal. Şu an için rotasyonun sonundaki oyuncu. Almeida’yı ise geçen sezon görme ve değerlendirme fırsatı bulduk. Şahsen Almeida geldiğinden beri Bobo’nun ondan daha iyi bir santrafor olduğunu düşünüyordum ki hala da öyle düşünüyorum. (Tabi ki Bobo’nun kafasının futbol oynamaya müsait olduğu zamanlarda.) Almeida’yı pek beğendiğimi söyleyemem ancak elde bulunan forvetlerin içinde tabi ki en iyisi o. Bu sene Beşiktaşın mükemmel kanatlarının kendisine yapacağı asistleri daha iyi değerlendirmesi gerekiyor. Performansı Beşiktaş için önümüzdeki sezon çok çok önemli olacak. Çünkü Almeida’nın kötü oynadığı durumda bütün yük Mustafa Pektemek’e kalacak. Mustafa ise genç Türk forvetler arasında özellikle iki sezondur ön plana çıkıyor. Her transfer döneminde sürekli hakkında spekülasyonlar çıkan Sercan Yıldırım’dan çok daha etkili bir oyuncu. Ancak onunla da ilgili benim açımdan iki tane soru işareti var. Birincisi; geçen sene yaşadığı ağır sakatlığın kalıcı bir etkisinin olup olmayacağı. Henüz hazırlık maçlarında kendisini izleyemediğim için şu anki halinin nasıl olduğunu bilemiyorum. İkincisi ise transferinin biraz maliyetli olması. Umarım diğer birçok başka oyuncunun yaşadığı gibi o da (4m euroluk) yüksek maliyetin baskısı altında ezilmez. Çünkü yetenekli geleceği parlak olabilecek genç bir oyuncu ve bu sene aslında Mustafa için büyük bir şans. Özellikle de Bebe’nin sakatlanması bir anlamda Mustafa’ya yaradı diyebiliriz.

Beşiktaş’ın bu bölgeye başka transfer yapıp yapmayacağını şu an için bilmiyorum ancak Bebe’nin de sakatlığından sonra ileri hattın zayıf kaldığını söyleyebiliriz. Yük Almeida ve Mustafa’nın omuzlarına yıkılmış durumda. Bakalım siyah-beyazlılar bu durumda başka bir hamle yapacak mı?

Adios Arda Turan


Çok uzun zamandır belirsizliğini koruyan Arda Turan’ın durumu sonunda nihayete kavuştu. Arda bugünden itibaren artık Athletico Madrid’in futbolcusu. Şimdiden söyleyeyim bir Galatasaraylı olarak Arda’nın yeri benim için de diğer futbolculardan oldukça ayrı. Bu yüzden bu yazıyı olabildiğimce tarafsız, samimi duygularla ve düşüncelerle yazıyorum.

2005 yılında ilk kez profesyonel olarak Galatasaray formasını sırtına geçiren Arda Turan bir neslin türk futbolunda yükselişine tanık olduğu en büyük yıldız oldu. Arda’nın futbolunun gelişmesinde kiralık olarak oynadığı Manisaspor’un da katkısı büyük. Ersun Yanal’dan çok şeyler kazandığını kendisi de zaten fırsat buldukça belirtiyor. Yıllar geçtikte kendisini çok geliştiren Arda 2008 yılındaki Avrupa Kupasında oynadığı muhteşem futbolla bütün Avrupa’nın da dikkatini üzerine çekmiş oldu. En büyük sıkıntısı da futbolunu bu seneden itibaren yeterince geliştirememesi oldu. Bunun belli başlı sebepleri var. Bana göre bunların başında da Galatasaray’ın efsane ismi Hakan Şükür’den sonra daha 21 yaşında kaptanlığın Arda’ya verilmesi oldu. Adnan Polat’ın yaptığı en büyük yanlışlardan biri de bu oldu. Arda’dan Metin Oktay’ın veliahtı olması beklendi ve 10 numaralı forma ona verildi. Oysa Arda hiçbir zaman ben Metin Oktay olacağım dememişti. Onun her zaman arzusu Avrupa’da büyük bir kulüpte forma giymekti. Ancak söylediği şey şuydu; hangi kulübe gitsem de ben her zaman Galatasaray’lı Arda olarak kalacağım. Ancak Arda hiçbir zaman sesini yeteri kadar duyuramadı bu konularda. 2008 kupasından sonra kendisini Messi ile kıyaslayanlar bile oldu. Ondan sonra da onun kadar iyi oynayamadığı için eleştirildi. Böyle saçmalıklar arasında Arda’nın kaptanlığa getirilmesi o zaman için heyecan verici olmasına rağmen büyük yanlıştı.

Yeni 10 numara yeni kaptan Arda zaten medyanın yoğun ilgisi altındayken artık her adımı takip edilen bir adam olmaya başlamıştı. Küçüklüğünden beri hayal ettiği noktalardan birine ulaşmıştı bu genç adam. Daha 21 yaşında taraftarı olduğu kulübün kaptanlığına erişmişti. Bu durum doğal olarak bu genç oyuncunun egosunu da arttırmıştı. Ancak esas sorun şuydu ki Arda bu zamandan itibaren devamlı olarak hak etmediği sıfatlara layık görüldü. Tabi ki kendi hataları da çok oldu. Ama durumun altında yatan esas olay bu değildi. Arda 2009 sezonunda da gayet iyi bir performans sergilemiş ve bu yüzden medyadan gelen eleştiriler çok büyük etkiler yaratmamıştı. Tekrar söylüyorum ki kendi hataları da oldu. Ancak bu hataların sorumlusu olarak ben Arda’yı görmüyorum. 21 yaşında çocuğu Galatasaray gibi büyük ve her sene başarı yakalamak zorunda olan bir kulübün kaptanı yapıp, ondan sonra da takıma kaptanlık yapamıyor bir araya getiremiyor diye eleştirmek bana göre saçmalığın daniskası. Bu çocuğun zaten yetenekleri ve yaptığı büyük çıkışla üzerindeki yük artmışken bir de üstüne böyle bir yük eklemek insafsızlık oldu. Tabi ki bu hamlenin esas amacı, Adnan Polat’ın her zaman yaptığı gibi, muhtemel bir başarısızlıkta suçu başka birisine atmak istemesiydi. Şimdi geriye doğru bir bakıp Adnan Polat’ın buna benzer yaptığı hamleleri düşünelim. Skibbe, Bülent Korkmaz, Frank Rijkaard, Hagi.. Bunlar sırf teknik direktörlerdeki suçu başkasının üzerine atıp kendisinden konuşulmamasını sağlama hamleleri. Bülent Korkmaz ve Hagi gibi efsaneleri gereksiz yere takımın başına getirip bu kadar büyük isimlere eleştirileri yönelterek aradan sıyrılmayı düşünen bir başkandı Adnan Polat. Arda da onun kurbanlarından biri oldu.


Ne zaman ki Arda 2010 sezonunun başından itibaren sürekli sakatlık problemleri yaşamaya başladı, işte o zaman eleştirilerin de ‘saldırı’ların da dozu kaçtı. Gittiği çorbacıdan tutun yaşadığı sakatlıklar bile ağızlarda sakız oldu. Gittiği çorbacı açılışında en az 10 futbolcu varken onun orada olması manşetlere taşındı. Aziz Yıldırım’a saygı göstermesi terbiyesini bozmaması eleştiri konusu oldu. Aziz Yıldırım’ın kendisine ‘sen de mi buradaydın lan Arda’ diye hitap etmesi bir hafta boyunca futbol yorumcularının en çok konuştuğu olay oldu. Sanki o an için Türk futbolu olarak en büyük sorunumuz Arda’yla Aziz Yıldırım’ın arasında geçen diyalogdu. Bu konu hakkında gereksiz ve boş konuşma üstadı antipatik Gökmen Özdenak’ın yaptığı yorum hala dün gibi aklıma; ‘Ulan biri bana öyle herkesin içinde lan diye hitap edecek, ben onun ümüğünü sıkarım orada ümüğünü’. Bu sözün üstüne yorum yapmaya gerek var mı ki. İşte bu tarz bir habercilikten ve medyadan bahsediyoruz. Çorbacı açılışında kendisine yapılan samimi ve art niyet olmayan ancak kaba bir hitabın karşılığında Arda’nın birilerinin ümüğünü sıkmasına bekleyen televizyon yorumcuları var. Hatta o programın devamında Arda’nın kaptanlığının alınması için kampanya da başlatılmıştı. Bir kez daha yorumsuz kalıyorum. Unutulmamalıdır ki Kaptan’ın ağır sakatlıklarının başlangıcı Türkiye – Belçika milli maçında Fellaini’nin yaptığı darbe sonrasında olmuştur. Kasaplıktan öte bir biçimde yapılan o hamleden sonra Arda’nın bir sakatlığı bitmiş diğeri başlamıştır. Kimi zaman sakatlığı tam iyileşmeden Milli Takımda ve Galatasaray’da forma giymiştir (ki bu da önemli bir hatası oldu). Çünkü kabul edilse de edilmese de iki takımın da en büyük silahı son yıllarda her zaman Arda Turan olmuştur. Aynı televizyon yorumcularıdır ki Arda’nın sakatlığına fazla seks yapmaktan olmuştur demişlerdir. Lafını bilmeden nereye gittiğini düşünmeden yapılan bu yorumlar Sinem Kobal ile ilişkisi olan Arda’ya en çok koyan şey olmuştur. Bu dönemde Galatasaray yönetimi de Arda’nın yanında yeteri kadar durmamışlardır. Bu da kasıtlı bir şekilde yapılmıştır. Çünkü Galatasaray yine kötü gitmekteydi ve Adnan Polat’ın yine suçu başkasının üzerine yıkmak için bir kurbana ihtiyacı vardı. Medya karşısında her zaman Arda’yı destekler gibi görünen Adnan Polat aslında tam olarak Arda’nın arkasında durmamıştır. Eğer ki durmuş olsaydı medya da Arda’nın üzerine bu kadar gelemezdi. Keza Galatasaray taraftarı da (içinde benim de dahil olduğum) ister istemez Arda’ya tavır almaya başladı bu dönemde. Çünkü her gün her hafta hakkında haber yapılan (kendi istemese dahi) ve devamlı eleştirilen bir isim olmuştu Arda. Böylelikle Galatasaray taraftarı da en çok desteğe ihtiyaç duyduğu günde Kaptanını yalnız bıraktı. Tribünlerde Arda’nın sevgilisine sinema kapatmasına göndermeler yapılan tezahüratlar söylendi. Bu da Arda’ya en çok koyan ikinci şey oldu.

Yapılan saçma sapan seks eleştirilerinden sonra canlı yayında bunlara cevap vermeye çalışırken dayanamadı ağladı bu bile eleştiri konusu oldu. Tamam, anladık Türk milleti olarak her şeyin altına bir şeyler aramaya bayılırız ama bu çocuk bunları yaşarken daha 22-23 yaşındaydı. Bu her zaman unutuldu. Ne kadar yaptığı hatanın farkına varan taraftar Kaptan’la arasındaki buzları eritmek ve bağrına basmak istese de Arda hiçbir zaman kendi taraftarının kendisine cephe almasını kaldıramadı. Aylarca haftalarca sakatlığı nedeniyle futbol oynayamadığı dönemde bütün eleştirilerin hedefi olan Arda’nın çıktığı ilk maçta gol attıktan sonra kendisine ‘büyük kaptan’ diyen taraftarına ‘şimdi büyük kaptan olduk dimi’ şeklindeki sitemini şahsen unutamıyorum. Ki şunu da belirtmek gerekir ki Arda Turan büyük kaptan falan değildir. Arda’ya büyük kaptan demek bence Bülent Korkmazlara, Hakan Şükürlere saygısızlık yapmaktır. Ama gerçekten de bir kulübün en fazla göz önünde bulunan değerine bu kadar kolay sırt çevrilmemeliydi. Diğer futbol ülkeleri nasıl çıkan genç futbolcularını el üstünde tutup müthiş bir şekilde pazarlıyorlarsa, biz de tam tersine Arda’yı bitirmek sindirmek için elimizden geleni yaptık. Televizyoncusuyla, gazetecisiyle, yöneticisiyle, taraftarıyla.. Hiç birimiz rahat bırakmadık kendisini ve sürekli olarak yıprattık.

Arda Turan’ın o kadar çok üstüne gidildi ki artık buradan kaçıp kurtulmak istediği ayan beyan ortadaydı. Kendisinin kalması için başkan Ünal Aysal’ın ve Fatih Terim’in yoğun çabaları da yeterli olmadı. Bunun için kendisini de suçlayamayız. Gitmek isteyen mutlu olmayan bir oyuncuyu tutmanın bir anlamı yok. Ancak keşke transfer döneminin daha başlarında transferi gerçekleşseydi de Galatasaray’ın transfer politikasını değiştirmesi için daha çok vakti olsaydı.


Şimdi ise Eboue ve bir hücum oyuncusu alarak transferi kapatmak isteyen Galatasaray’ın transfer politikası değişmek zorunda. Arshavin ismi sıkça geçiyor, ancak bu transferin maliyetini incelemek lazım. Arshavin çok büyük bir yetenek ve gelirse çok iş yapacaktır ancak oyuncunun gelmek istemediği ve Arsenal’de kalmak istediği söyleniyor. Şimdi Arda’nın gidişiyle beraber sol kanat da boşalmış oldu ve eğer 4-3-3 , 4-2-3-1 tarzı sistemlerle oynanılacaksa kesin olarak bir sol açık transfer edilmesi gerekiyor. Tabi ki bir de işin kontenjan sorunu kısmı var. Servet, Hakan, Selçuk ve Sabri oynarsa eğer kalan son Türk mevkiine Kazım gelebilir ki bu kanatlı bir sisteme dönüş demek oluyor. Çünkü elinde Baros, Elmander gibi forvetler varken Kazım’ı santrafor oynatmak çok fazla tercih edilmez. Belki de Arshavin yerine kaliteli genç 1-2 türk oyuncuya da yatırım yapılabilir. Örnek; bu sene İlkay Gündoğan 4m euroya, Mehmet Ekici 5m euroya transfer oldu.

Geçtiğimiz sezon da Arda’nın peşinde olan ve hem sezon başında hem de sezon ortasında resmi teklif yapan Athletico Madrid sonunda istediğine kavuşmuş oldu. Arda’nın açısından bana göre son derece doğru bir karar. Bir kere kendisine en çok uyacak olan ligi seçti. İngiltere’ye gitmek istediğini söylüyordu ancak fiziksel olarak Premier League’de çok zorlanırdı. İspanya’da teknik ve saha görüşü özellikleriyle ön plana çıkacaktır ve başarılı olacaktır. Özellikle de önünde Forlan yanında Reyes gibi anlaşabileceği oyuncularla oynayacak olması önün için büyük fırsat.

Merak edilen bir başka konu ise Arda’nın gidişiyle beraber kaptanlık pazubandının kime verilecek olması. Gerçekten de şu anda bakınca kaptan bu olmalıdır diyecek bir oyuncu pek ön plana çıkmıyor. Takımda kalsaydı Lorik Cana kaptanlığa en çok yakışan adam olurdu. Ancak şu an için en doğru seçenek Sabri gibi görünüyor. Umuyorum ki kaptanlık bandını Servet’e vermezler. Sanıyorum ki Sabri’nin de kaptan olduğu günleri görmemiz çok yakın. Tuhaf geliyor böyle düşününce.

Eğer ki Arda gitmeseydi bu sene Galatasaray’ın tekrar yükselmesine yardım edecek ve belki de ‘görevini yapmış’ olarak ayrılacaktı. Ancak şu da unutulmamalı ki bu adam Galatasaray’dan bedavaya gitmedi, 12m euro gibi doğru kullanılırsa muhteşem bir paraya satıldı. Ki bu da Türk oyuncular içinde yeni bir rekor. Yani başkalarında olduğu gibi takımına 5 kuruş kazandırmadan gitmedi. Uzun lafın kısası güle güle Arda Turan. Seni güler yüzünle sevdi taraflı tarafsız tüm Türkiye ilk çıktığında. Son iki senedir seni takımın durumuyla da paralel olarak neredeyse hiç mutlu görmedik. Umuyoruz ki Madrid’de çok başarılı olur ve seninle gurur duymamızı sağlarsın.

9 Ağustos 2011 Salı

Millilerimiz Avrupa Şampiyonasına Hazırlanıyor


Futbol olarak son yıllarda yüzümüz gülmüyor, ancak diğer yandan düzenli ve istikrarlı bir şekilde kendini geliştiren güçlü bir takımımız var. 2009’da Avrupa Şampiyonasında 8. olduktan sonra 2010’da Dünya Şampiyonasında 2. olan Basketbol takımımız. Geçen sene evimizde düzenlediğimiz turnuvanın tadı damağımızda kalmışken bu yaz tekrardan Avrupa Şampiyonası heyecanını yaşacağız. Artık kendine daha çok güvenen, birlikte oynamaya alışmış, iyiden iyiye kendini kanıtlamış bir takımız. Bu turnuvada da amacımız tabi ki en azından yarı final olmalı. Millilerimiz dün Avrupa Şampiyonasına hazırlık amaçlı İzmir’e gitti ve burada sırasıyla Ukrayna, Almanya ve Sırbistan ile karşılaşacak.

Bu sene de geçen turnuvada yaptığımız gibi mükemmel savunma yapıp rakiplerimizi düşük skorlarla tutmamız önceliğimiz olacaktır. Takımımızın kaptanı ve lideri Hidayet bu turnuvada da bildiğimiz Hidayet gibi oynarsa bize yine çok büyük güç katacaktır. Diğer bir kilit oyuncumuz Kerem Tunçeri ise artık olgunlaşmış oyunu ve gerektiği yerlerde kullandığı doğru insiyatiflerle takımımızı yöneten oyuncu olacaktır. Tabi ki bu iki oyuncunun yanına 1. Skorerimiz Ersan İlyasova’yla, en iyi savunmacımız Ömer Onan’ı eklememek haksızlık olur. Gerçi son şampiyonadaki başarımızın esas sırrı her oyuncunun görevini tam anlamıyla yerine getirmesi sayesinde oldu. Yani bizi başarıya götüren bireyler değil, takım oyunuydu.

Bu dönemde en büyük şanssızlığımız Kerem Gönlüm’ün hazırlık döneminde sakatlanması oldu. Çünkü Kerem’in benchten gelerek yaptığı katkı bizim için çok önemli bir unsur. Kendisini tarz olarak benzettiğim ve Ümit Milli takımla beraber muazzam bir turnuva geçiren Furkan Aldemir’in Kerem’in yokluğunu olabildiğince doldurması gerekiyor. Apandisit ameliyatı olan Sinan Güler’i de yetişememesi durumunda çok arayabiliriz. Ancak kendi yaptığı açıklamasında ekstra idmanlar yaparak bir an önce kondisyonunu en yüksek seviyeye getirmeye çalıştığını öğrenmek umut verici. Ömer Aşık’ın durumu da bizim için çok ama çok önemli. Ömer sakatlığı nedeniyle İzmir'deki Spor Toto World Cup 10 turnuvasında yer alamayacak. Umuyorum ki şampiyonaya kadar tam hazır hale gelebilir. Bir diğer uzunumuz Semih Erden’in de durumu belirsizliğini koruyor. Yetişip yetişemeyeceğini ilerleyen günlerde göreceğiz. Olur da yetişemezse elimizde kalan uzun oyuncular; Oğuz Savaş, Enes Kanter, Furkan Aldemir, Ersan İlyasova, Ömer Aşık (muhtemelen) olacak.


Milli takımımızın aday kadrosunda genç ve yeni yüzler var. Bu isimlerden Furkan Aldemir, Enes Kanter ve Emir Preldzic’in takımımıza çok faydası olacağını düşünüyorum. Aday kadroda bulunan Duşan Cantekin ve İzzet Türkyılmaz’ın ve Doğuş Balbay’ın ise hazırlık maçlarında şans bulacağını fakat bu şampiyona için 12 kişilik kadroda yer almasının zor olduğunu düşünüyorum. Ancak bu genç oyuncular için milli takım atmosferinde bulunmak A takımla beraber antrenman yapmak bile önemli bir tecrübe. Özellikle Emir Preldzic gibi çok yönlü ve üst düzey bir oyuncunun takımımıza katılması bizim için önemli olacaktır. Uzun boyunun avantajını oyun görüşü ve pas kabiliyetiyle birleştiren Emir’in yedekten gelip bir çok maçta önemli katkı vereceğini düşünüyorum. Nba’in yeni yıldız adaylarından olan Enes Kanter’in ise nasıl oynayacağı benim açımdan merak konusu. Enes’e son iki sezonu üst düzey basketbol oynamadan geçirmesine rağmen sakatlıklardan dolayı uzun sıkıntısı çektiğimiz şu dönemde ihtiyacımız olacaktır. Onun nasıl katkı vereceğini de merakla bekliyorum. Furkan ise belki takımımız içinde fiziksel olarak en hazır durumdaki oyuncumuz. Ümit Milli takımda geçirdiği mükemmel turnuvadan sonra öz güveninin de yüksek olması Kerem Gönlüm’ün sakatlığında çok önemli olacaktır.

Umuyorum ki son Dünya Şampiyonasındaki başarımız oyuncularımız üzerinde baskı yaratmaz. Çünkü millet olarak çok çabuk havaya girebilen ve büyük başarılardan sonra tepe taklak olabilen bir yapımız var. Bu şampiyona bu açıdan da bizim için bir test olacak. Geçen seneki başarımızın tesadüfi olmadığını ilk başta kendimize kanıtlamamız lazım. Artık başarıları yakalayıp düşüşe geçen bir spor kültüründen başarıları sistemli bir şekilde yakalayıp devam ettirebilen bir spor kültürüne geçmemiz gerekiyor. Bunu sağlamak için ise amacımız yeni gelen oyuncularımızı genç yaşlardan itibaren takıma adapte edip, yerine geldikleri oyuncuları aratmamasını sağlamak olmalıdır. Şu anki durumda da bunun yapılmaya çalışıldığını görebiliyoruz.

Bu kamp ve hazırlık dönemlerinde görünen o ki en büyük problemimiz sakatlıklar olacak. Umuyorum kaptanımız Hidayet’in ntvspor’a verdiği röportajda dediği gibi “fire vermeyiz” ve dinç, hazır bir şekilde Litvanya’nın yolunu tutarız. Ondan sonra bize turnuvanın keyfini yaşamak kalıyor.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Romelu Lukaku Chelsea’de


Evet, uzun zamandır beklenilen konuşulan transfer sonunda gerçekleşti. Anderlecht’in genç yıldızı Romelu Lukaku Chelsea’ye transfer oldu. 1993 doğumlu gol makinesi haftaya Londra’da sağlık testinden geçtikten sonra Chelsea’ye imza atarak transferini tamamlayacak. Yeni Drogba olarak lanse edilen genç yıldızın bonservis bedelinin 22 milyon euro olacağı konuşuluyor. İlk bakışta maliyet biraz yüksek görünse de bence Chelsea gibi zengin bir kulüp için yapılması normal bir yatırım. Kaliteli genç oyunculara yapılan yatırımların zaman içinde ne kadar doğru işler olduğunu bir çok kez gördük.

Lukaku için fiziksel olarak ‘standart bir futbolcunun’ 2 katı boyutlarında diyebiliriz. 1.91 boyunda ve tahmin ediyorum ki eni de bir o kadar vardır. Özellikle omuz genişliğinin çok olması Lukaku’ya ikili mücadelelerde çok avantaj sağlıyor. Özellikle Anderlecht alt yapısında attığı gollerle istatistikleri alt üst eden Lukaku profesyonelliğe adım attığı 2009/2010 sezonunda da Belçika 1. Liginde gol kralı oldu. Çoğu kişi (ben de dahil) aşağı yukarı 2008’den beri bilgisayar oyunlarından Lukaku’yu tanıyor. Çünkü o yıllardan itibaren fm’de geleceğin en büyük forvetlerinden biri olarak gösteriliyor. Tabi ki 1-2 yıl sonra bu tarz oyuncuları canlı olarak izlemek de keyifli oluyor.

Lukaku’yla ilgili bence şu anki soru işareti çok iyi geçirdiği 2009 sezonundan sonra daha da fazla forma şansı bulduğu 2010 sezonunu yetersiz geçirmesi. Ancak bu kadar genç bir oyuncunun da ilk sezonunda gol kralı olup bir sonraki sezonu biraz daha zayıf geçirmesini de çok fazla eleştirmemek lazım. İster istemez bu kadar genç yaşta insan şımarabiliyor. Şimdi ise önünde yepyeni bir macera ve mücadele olacak ve kendisi de muhtemelen elinden gelenin en iyisini yapıp daha da ileriye gitmesi gerektiğinin farkındadır. Çünkü şu an için önünde Fernando Torres, Didier Drogba ve Nicolas Anelka gibi üç çok önemli ve parlak isim var. Ancak Lukaku’nun gelişinden sonra Nicolas Anelka’yla yolların ayrılmasını bekliyorum. Keza kendisini Paris Saint Germain’in istediğine yönelik haberler vardı. Böyle bir transfer gerçekleşirse Anelka’yı muhtemelen Lukaku civarı bir bonservise satacaklardır ve iyi bir iş yapmış olacaklar.


Drogba’ya benzetilmesinin sebebi de oyun stili ve görünüşüyle alakalı. İki oyuncu da direkt olarak fiziğiyle oynayan devasa arkadaşlar. Bu nedenle de Lukaku’nun Drogba’nın yanına gitmesi kendi oyununu geliştirmesi açısından büyük şans.

Bu Türkiye'yi ilgilendiren noktası da Bursaspor'un eşleştiği Anderlecht'in güç kaybetmesi oldu. Yine de benim gözümde Anderlecht turu geçmek için bir adım önde ama bu gelişme Bursaspor'un şansını da arttırmış oldu.

İşin bir de ilginç kısmı var. Belçika’da ‘de School von Lukaku’ adıyla Lukaku’nun gelişimini hayatını anlatan bir reality show-belgesel çekilmiş. Bu serinin bir bölümünde Lukaku’nun Stanford Bridge’e ilk gelişi gösteriliyor. 2010 yılında ilk kez bu stada gelen Lukaku’nun çok duygulandığı ve ettiği sözler gösteriliyor. Dediklerinin bir kısmı şöyle; “Hayatımda eğer ki bir gün ağlarsam, burada oynadığım gün ağlayacağım.” , “Burada oynamayı hayal etmiyorum, bir gün burada oynayacağımı biliyorum.” , “Chelsea’yi çok seviyorum.” Görüldüğü üzere arkadaşımızın biraz arabesk bir kalbi var.