15 Mart 2012 Perşembe

Bir takas daha! Lakers oyun kurucusunu buldu..



Los Angeles Lakers ve Cleveland Cavaliers’dan karşınızda son takas!

Luke Walton ve 2012 1. Tur hakkı (lotarya korumalı) = Ramon Sessions ve Eyenga!

Bana kalırsa Cleveland açısından son derece saçma ve gereksiz bir takas hamlesi olması bir yanda, Lakers için cuk oturan bir hamle oldu bu iş. Derek Fisher fenomeninin harcadığı Lakers oyun kurucu pozisyonu her ne kadar Steve Blake’in artan formuyla biraz kendine geldiyse de, kesinlikle takviyeye ihtiyaç duyuyordu. Ramon Sessions ise en ideal ayalardan biriydi bu pozisyon için ve eninde sonunda bu birliktelik gerçekleşmiş oldu. Ortalama / Ortalamanın üzeri bir oyun kurucu olan Sessions’ı pek bir dış şut tehdidi olarak göremeyiz ancak enerji getireceği kesin. Gerçi Luke Walton olmadan Kobe'nin ne kadar başarılı olabileceği konusunda ciddi tartışmalar çıkmaya başlamış durumda. Lakers bu hamleden sonra Steve Blake ile Michael Beasley’e sulanabilir. Keza masaya oturmuşlar var, her an bittiği haberi gelebilir bu takasın da. Biz de bugün sıkı çalışıp size ulaştırmaya çalışıyoruz bu gelişmeleri..

Cavs için ise son derece manasız bir takas bence. Hani Salary Cap (bütçe) boşaltıyorlar desek, bir tek Sessions mı battı yani? Gayet güzel bir yedek oluyordu ki Lakers’ın arka sıralardan çıkacak olan draft hakkıyla özel bir hamle mi yapmak istiyorlar tam anlamadım. Muhtemelen sezon sonu boşta kalan oyunculara yeltenecekler ama buradan ne kopartabilirler emin değilim. Haydi bakalım..

Mehmet Okur takas oldu! Gerald Wallace Brooklyn'e!



Takasın son gününde sular durulmak bilmiyor! Son çıkan takasın (an itibariyle resmileşmemiş) kahramanları New Jersey Nets ve Portland Trail Blazers. Anlaşmanın esas aktörü ise şahsen genel olarak çok beğendiğim bir adam olan Gerald Wallace.

Gerald Wallace = Mehmet Okur + Shawne Williams + 2012 1. Tur hakkı (ilk 3 sıra korumalı)

Öncelikle New Jersey tarafından bakarsak takasa; elindeki esas rotasyon oyuncularını kaybetmeden eksik olduğu 3 numaraya bir allstar oyuncu takviyesi yapması çok sağlam bir hamle. Şöyle bir göz atınca Deron Williams – MarShon Brooks – Gerald Wallace – Kris Humpfries – Brook Lopez tarzında bir ideal ve hiç de fena olmayan bir 5 yakalanmış durumda. Tabi ki Lopez’in sakatlığında sırtlarının yerden kalkması zor o ayrı. Bir başka güzel nokta ise bu takviyeye rağmen sene sonunda hala bir hamle yapacak yerlerinin kalmış olması. Ayrıca sene sonunda takas masasına oturulduğu zaman öne sürebileceği bir kozu daha da olmuş oldu. Gerald Wallace için de bence iyi olacak bir takas çünkü, şuan Portland’ın içinde olduğu durum son derece kötü. Bu kaos ortamında pek de bir katkı veremiyordu ve bu yeni evinde kafası daha rahat olacaktır.

Gelelim Portland köşesine.. Senenin en büyük hayal kırıklığı benim için. Bu kadar kötü duruma (20 galibiyet 23 mağlubiyet) gelmiş olmaları benim için çok şaşırtıcı. Böyle bir başarısızlığın ardından yeniden yapılanma yolunu tercih etmişler muhtemelen. New Jersey’den iki tane biten kontrat aldılar (Mehmet Okur’un biten kontrattan fazla bir değerinin olmaması üzücü) ve yanında genç bir yetenek anlamına gelen draft pick’ini koydurttular. Şimdii, şöyle bir bakıyorum da sezon sonu takımdan ayrılacak oyuncularla birlikte bütçede ciddi bir yer açıyor Portland. Lamarcus Aldridge’in önderliğinde, sezon sonu kovalanacak bir iyi oyuncu daha + drafttan gelecek potansiyelli bir genç ile yeni bir yapı kuracaklar. Hayırlısı olsun diyelim.

Dwight Howard ve Takas



Her Nba takipçisinin şu son zamanlarda aklını en çok kurcalayan soru herhalde "Dwight nereye gidecek?". Ki bu sorunun kesin cevabını süpermen'in kendisini yakalayıp sorsak bile alamazdık. En azından şu sıralar kesinleşen bir şey var ki, bu senenin kalan kısmında da Howard beyefendi ikametgahını Orlando mahalle muhtarlığından alacak.

Sene başında kurulan yeni ve kapasitesi belli olan Orlando takımın yüksek hedefli bir yerlere varamayacağını anlaması ve yönetimden kendisinin takas edilmesini istemesiyle başladı senaryolar. Oraya gidecek dendi, buraya gidecek dendi.. Bir hafta Lakers'a gitmesi an meselesi derken, diğer hafta köpeğini Brooklyn'de bir eğitim merkezine kaydettirdiği ve artık Nets'e çok yakın söylendi. Lafların ardı arkası kesilmedi. Keza çok da normal aslında ki bahsettiğimiz adam NBA'in en dominant 2-3 oyuncusundan biri. Oyuncu böyle bir oyuncu olduğu zaman, bir de takımdan ayrılmak istediğini cümle aleme duyurduğu zaman; bütün takım sahiplerinin ağzı sulanmaya başlıyor.

Sezon başından beri Orlando'nun oynadığı rol tam bir "tok satıcı" tarzındaydı. Dwight'ı takımda tutmak için büyük uğraş vereceklerini her fırsatta dillendirdiler. Ancak yine de takas döneminin bitişine yakın (ve muhtemelen son günlerinde) bir anlaşmanın çıkması bekleniyordu. Olmadı. Neden olmadı? Öncelikle sezon sonunda serbest kalacak olan Dwight'tan "sözleşme uzatma sözü" almadan kimse çok uçuk teklifler veremedi. Düşünün süperman'i almak için takımınızın 1 veya 2 en iyi oyuncusunu verip üzerine belki draft haklarınızı falan vermeniz gerekiyor, sonra da sezon bittiğinde Dwight yok arkadaş ben beğenmedim bu takımı diyerek çekip gidecek. Adeta 3 aylık kiralamak için takımın çökmesi demek oluyor bu anlaşma. Hal böyle olduğu zaman da hiç bir takım bu transferi gerçekleştiremedi.

İşin Dwight Howard cephesinde de tavır biraz değişti. Öncelikle şöyle bir durum var ki, Dwight bütün NBA oyuncuları içerisinde en sempatik olan adamlardan biri. Takımını daha fazla takasa zorlaması veya profesyonellikten ödün vererek düşük viteste top oynaması, yıllardır güler yüzü ve eğlenceli tavırlarıyla yarattığı bu olumlu imajı paramparça edebilirdi. Bunun üzerine yıllardır gönül bağı kurduğu ve aslında şehir bazında çok mutlu olduğu Orlando'da bir süre için daha devam etme kararı aldı. Yalnız aynı zamanda şunu da belirtmeliyim ki, daha büyük bir riskin de ister istemez altına girmiş oldu devasa delikanlı. Tamam sezon bittikten sonra opsiyonunu kullanıp 1 yıl daha Orlando'da kalmayı seçebilir, ancak bu şekilde Orlando yönetimine göz kırptıktan sonra o senenin sonunda takımdan ayrılmayı seçerse bu sefer "kötü çocuk" imajı yakasına yapışabilir. Bir Lebron James sendromu kadar olmaz belki (çünkü Lebron tv şovları falan derken artık işin bokunu çıkartmıştı) ama yine de pek hoş gözükmeyeceği aşikar. He öyle bir şey yaparsa da Otis Smith'e oh olsun derim, başka da bir şey demem o da ayrı. Aslında diyebilirim de yahu, ama şimdi değil.

Bakalım şu geride kalan dönem Dwight'ı mental olarak yormuşa benziyor. Bunu saha içi performanslarından çok demeçlerinden anlayabiliyoruz. Ancak sonunda bir karara varmasıyla beraber artık biraz kafası rahatlayabilir. Bu arada bu karara en çok üzülenler de Nets cephesindekiler olmuştur. Bütün planlarını Dwight üzerine kuran Nets, bu son gelişmelerden sonra değişik stratejiler üretmek zorunda kalabilir. Neyse o başka bir konu, Dwight son açıklamasında, taraftarlarından özür dilemeyi bir borç bildiğini bir kaç kere söyledikten sonra demiş ki vatandaş: " Orlando taraftarı daha iyi bir kahramanı hak ediyor ve ben de onlara bunu vereceğim." Yürü be.

NBA'deki ilk ciddi takas gerçekleşti !




NBA’de şu ana kadar herkesin en azından bir yorumda bulunduğu, en çok konuşulan takas senaryolarında adı geçen Dwight Howard, Pau Gasol’ın takasları henüz(!) gerçekleşmedi. Fakat bu senaryolarda adı geçen bu isimler olmasaydı, sezonun en büyük ve en dikkat çekici takası olarak nitelendirebileceğimiz bir takas gerçekleştirdi. Golden State Warriors ile Milwaukee Bucks arasında gerçekleşti bu takas. Golden State, takımın yıldızı Monta Ellis’i, yanına Ekpe Udoh gibi potansiyelli uzunu ve biten kontratıyla Kwame Brown’u Milwaukee’ye yolladı. Milwaukee’de bunun karşılığında vakti zamanında draftın 1 numarasından seçtiği Andrew Bogut ve bu sezon başında takasla kadrosuna kattığı ama takım kimyasına hiç alışamayan ve takıma zarar verdiği için her geçen gün dakikaları düşen ve en sonunda kadro dışı kala Stephen Jackson’ı Golden State’e yolladı.


Bu takası her iki takım için de yorumlamak istedim çünkü hem iyi hem de kötü noktaları olduğunu düşünüyorum. Öncelikle Ersan’ın takımı Bucks’tan başlamak istiyorum. Andrew Bogut gerçekten sakatlıklardan çok çekti ama bunlar kronik cinsten sakatlıklar değil aslında. Birinde maç esnasında smaç’a giderken yapılan faul sonrası kolunun üstüne düştü ve başta dirseği olmak üzere kolunda kırıklar oluştu. Daha önce basketbol oynamamış bile olsanız sadece şut atarken bile dirseğin ne kadar önemli olduğunu bilirsiniz. İşte bu yüzden Bogut sahalardan ciddi miktarda uzak kaldı. Geçtiğimiz sezon sakatlıktan döndü fakat dirseğinin hala eski rahatlıkta olmadığını kendisi de söylemişti. Bu diresek probleminden dolayı, faul atışlarında ciddi problemler yaşadı ve yüzdesi %44’e kadar düştü. Bu arada belirtmeliyim, Bogut zaten hiçbir zaman iyi bir serbest atıcı olmamıştır ama özellikle dirseğini bükmekte sorunlar yaşadığı için yüzdesi bu kadar düştü. Ve bir diğer bilgiyi de vermeden geçmek istemiyorum, Bogut sadece çaylak sezonunda 82 maçın tamamında forma giyebildi. Sürekli şanssız sakatlıklar geçirdi ve bu sakatlıklar onu parkelerden çok uzak tuttu. Çaylak sezonu haricinde en çok maç 78. ( ki bu da üçüncü sezonuna tekabül ediyor. Bogut bu sezon NBA’de ki 7. Sezonu. ) Bogut bahsettiğim dirsek sakatlığından sonra hücumda ki etkinliğini de kaybetti. Kendisi bir uzuna göre muhteşem bir pasör aslında ve iyi bir bitiriciydi. Fakat hücumda sağ elini neredeyse hiç kullanmamaya özen gösterdi belki de çekindi. Zira pota altında genellikle sol eliyle bitirmeye çalıştı. Yarım hook, baby hook tarzı atışları sol eliyle yaptı. Bu sezonda önce ailevi sebeplerden ötürü ülkesi Avusturalya’ya gitmek zorunda kaldı ve birçok maç kaçırdı ve sonrasında da ayak bileğinden yine şanssız bir şekilde sakatlandı. ( ayak bileğinde kırık var ve bu sezon sadece 12 maçta oynadı ). Bu sebeplerden ötürü Milwaukee’nin de sabrı kalmadığını düşünüyorum. Bu takasla kadroya Monta Ellis gibi belki de NBA’in şu anda en iyi 5 bitiricisinden birisini kadroya kattılar. Ve Bogut sakatlandığından beri ilk 5’te şaşırtıcı derecede iyi performans gösteren Drew Gooden’ın arkasına potansiyelli ve son maçlarda çok iyi performans gösteren Ekpe Udoh gibi bir savunmacı uzunu kadrolarına kattılar. Kwame Brown’unda biten kontratını aldılar. Aslında Kwame de sağlıklı olduğunda pota altında gerekli sertliği verebilecek bir oyuncu. Milwaukee bu takasla play-off ümitlerini arttırdığını düşünüyorum. Beni Milwaukee açısından tek düşündüren konu, Ellis ile Jennings’in gerekli kimyayı tutturup tutturamayacağı. Çünkü hem Jennings hem de Ellis top kullanmayı seven adamlar. Jennings bir point guard’tan beklenen “takımı oynatma” yetisinden çok uzakta bir oyuncu. Ama o kimyayı tutturabilirlerse müthiş bir guard ikilisi olacakları kesin.

Gelelim Golden State cephesine. Golden State sezona yeni koçuyla fena bir giriş yapmadı, ama batı konferansı tam bir kurtlar sofrası ve onlar şu anlık playoff potasından uzaktalar. Takımın point guardı Stephen Curry sezonun en şanssız isimlerinden biri. Çünkü lokavt nedeniyle geç başlayan sezon öncesi hazırlık maçlarında sağ ayak bileğinden sakatlandı. Ve bu yetmezmiş gibi, nasıl bir şanssızlıksa artık bu sakatlıktan döndükten hemen sonra ya bir maç ya üç maç sonra aynı ayağını tekrar sakatladı. Sezon öncesinde yaşadığı o sakatlıktan beri bir türlü düzelemedi, hatta son birkaç maçta ilk 5’te başlamadı, önlem amaçlı olarak. Takas dışında bütün bu Curry meselesine şu yüzden girdim, çünkü yaptığı bu takasla Bogut’tan hemen katkı alamayacaklarını Golden State yönetimi de farkında. En skorer oyuncularını da takasla gönderdiler. Golden State yönetimi bu takasla sezonu erken kapatma yoluna gitmiş olabilir çünkü NBA’de dolaşan haberlerde Golden State yönetiminin, Curry’i sezon boyunca oynatmayacağı ve önümüzdeki sezona bu sakatlığı atlatarak tamamen sağlıklı bir şekilde girmesini istediği yönünde. Golden State aslında senelerdir aradıkları pivot pozisyonunu Bogut’la doldurdu. Curry de hakikaten çok değerli ve yetenekli bir guard. Bir sonraki sezona tamamen sağlıklı bir şekilde girebilirlerse ( ve üstlerindeki lanetten kurtulabilirlerse ) çok tehlikeli bir takım olabilirler ve bu onları çok özledikleri playoff’a taşıyabilir.

14 Mart 2012 Çarşamba

New York Knicks sorunsalı




Sene başından beri performansını yakından takip ettiğim takımların başında geliyor New York Knicks. Taraftarları da büyük beklentilerle ve pohpohlamalarla girilen bu lokavt sezonunda ortaya koyulacak oyunu büyük bir iştahla bekliyordu ki şu zamana kadar pek mutlu olmadıkları kesin. Hatta geçen sezon padişahlar gibi karşılanan süper yıldız Carmelo Anthony bile Madison Square Garden’ın tutku dolu tepkilerine maruz kaldı. Melo’nun yuhalanmasına katılmasam da taraftarın koyduğu tepkiye de hak vermek gerekiyor. Büyük meblağlar harcanarak kurulan ( kafadan iki süper yıldız + T.Chandler var bir kere) Amerika’nın goygoy başkentinin bu takımı için doğu finali hayalleri kurulurken, şu sıralar playofflara kalıp kalamayacakları bile tartışma konusu. Böyle bir sonuç en kısa tanımıyla “fiyasko” olur. Bu karşılaşılan başarısızlıkta ilk sorumlu tutulan kişiler tabi ki koç Mike D’Antoni ve takımın yıldız isimleri. Ancak esasen şu an gelinen durumu tek bir nedene bağlamak yanlış olur, çünkü artık iç içe geçmiş bir sorun zinciri var karşımızda.


Arslan payını koç Mike D’Antoni’ye vererek değerlendirmeme başlayayım. Gerçekten sene başından beri parke üzerinde yaşanılan kaosun baş sorumlusu işte bu “Pringles Guy”. Ancak öncelikle kabul etmemiz gereken bir nokta var ki, aslında bu kadar kötü bir koçtan bahsetmiyoruz. D’antoni spacing sistemine dayalı yüksek tempolu hücum sisteminin önderlerinden biri. Bu sistemi oynatabilmek için de doğru oyuncularla çalışması gerekiyor. Ancak elindeki kadro ve özellikle de esas yıldız Carmelo Anthony bu sistemin adamı değil. Aynı D’Antoni’nin daha geçen sezon Felton, Fields, Chandler, Gallinari ve Amare’den oluşan 5’le nasıl keyifli bir basketbol izlettiğini unutmayalım. Ancak bu denli hayal kırıklıklarıyla geçen bir sezonda eleştirilmesi kadar doğal bir şey de yok. İşin hücum yönündeki meziyetleriyle öne çıkan, yetenekli ve değerli oyunculara sahip bir takımın; bu kadar kötü ve verimsiz hücum etmesi olacak iş değil. Sene başında esas sıkıntının savunma tarafında yaşanacağını düşünüyorduk ama görünen o ki yanılmışız. Knicks hücumlarının %90’ı hiçbir set oynanamadan, tamamen kişisel zorlamaların üzerinden dönüyor. Oturup iki maç izleseniz edindiğiniz izlenip aşağı yukarı “Bu heriflerin hiç biri ne yapması gerektiğini bilmiyor” oluyor. Sonuçta bu takımın oyuncuları da geri zekalı değil ve bu kötü gidişatın sonucu medya tarafından ateşe atılacaklarını biliyorlar. Onları bu noktaya getiren koçları Mike D’antoni’ye olan saygıları ve yaptığı işe olan inançları da oldukça azalmış durumda. Ancak bu noktada esas kızmaları gereken yerin koçlarının da üzerindeki kodamanlar olması gerekiyor o ayrı. Neyse, D’antoni de bu huzursuzluğun farkındadır muhtemelen ancak şimdiye kadar bu soruna bir çözüm üretebilmiş değil. Allah aşkına kafa kafaya giden bir maçta, kalan son 3-4 dakikada hem Melo’nun hem de Amare’nin kenarda oturması olacak iş mi? Bu tabloya bu sene birkaç kez şahit oldum. Hani işin daha hüzünlü olan kısmı ise takımın bu iki yıldızı oynuyor olsa da olmasa da yakın seviyede bir hücum performansı ortaya koyması. Başta Melo olmak üzere oyuncular da bu durumdan gayet mutsuz.


Madem o kadar lafı geçti Carmelo Anthony sorunundan devam edelim. Sezonun başlarına doğru yazdığım bir değerlendirmede Melo’dan performans almanın Amare kadar zor olmadığını ve kişisel oyunu sayesinde hangi takımda olursa olsun belli seviyede performans verebileceğine değinmiştim. Doğru ama aslında tek taraflı bir değerlendirme olmuş. Evet, Melo kendi kendine istediği kadar skoru üretebilir ama madalyonun öteki yanında uygun bir sistemde oynamıyorsa takımın hücum efektifliğine de ciddi zarar verebilir. Carmelo kariyeri boyunca top elindeyken daha başarılı olan bir oyuncu oldu ve en iyi yaptığı iş de isolation veya post-up üzerinden kendi şutunu yaratmak. Mike D’antoni’nin bu kendisine yeni gelen sisminde ise rolü daha farklı. Bu sistemde koçu onu biraz daha Gallinari misali, dip üçlüğe açılıp spacing verecek bir şekilde oynatmak istiyor. Carmelo’nun da maç içinde biraz daha içeriye doğru gelip post-up oyunu bulmaya çalışması, spacingin olmazsa olmaz olduğu bir hücum sistemini tek kelimeyle çökertiyor. Şimdi burada suçlu kim? Oyuncudan yıllarca oynadığı rolün dışında farklı bir şey yapmasını bekleyen (ki son derece normal bir hak) koç mu? Yoksa sol açıkta başarılı olamadığı için oynamak istemeyen Misimovic mi? Melo ile ilgili bir diğer eleştiri konusu ise savunması. D’antoni’nin sistemi zaten savunma ağırlıklı bir sistem değildir ve ayrıca Carmelo’nun diğer hemen hemen bütün hücumda topların çoğunu kullanan süper yıldızda olduğu gibi savunmada aktif dinlenmeye çekilme hakkı var. Ancak savunmada normalde gösterebileceği gayretin 5’te 1’ini gösteriyorsa da sıkıntı var demektir. 104-99 yenildikleri Chicago Bulls maçından sonra yaptığı açıklamada “Artık bir araya gelip, şu maçları kazanmamız gerekiyor.” demiş. Muhtemelen bu kaos ortamından bezmiş durumda Melo da. Ancak işin aslı şu ki, Mike D’antoni ve Carmelo Anthony evliliğininden bir ürün çıkması zor görünüyor. Kısır bir çift oluşturdular, şiddetli geçimsizlik var. Yalnız bu tarz durumlarda genellikle kellesi giden taraf takım elbiseli taraf oluyor. Muhtemelen Knicks’te de eninde sonunda D’antoni ile yollar ayrılıp, Melo ile devam edilecek.



Peki, Knicks’te sorunlar bu kadar mı? Hiç olur mu yahu. Takımın bir diğer yıldız ismi Amare Stoudemire da gerçekten çok kötü bir sezon yaşıyor. Efektif kullanılmasını geçtim, adeta orta mesafeden ara sıra şut sokan (genellikle kaçıran) vasıfsız bir oyuncu gibi kullanılıyor uzun süredir. Kendisi de bu sergilediği kötü oyunun farkında ve aslında daha çok mücadele ederek bu teraziyi dengelemek istiyor. Peki yapabiliyor mu? Tartışılır. Hücumda daha aktif olarak mücadele etmesi ve potayı daha çok zorlaması olumlu bir gelişme. Çünkü sadece öylesine şutlar sallayan Stoudemire hiç tercih edilesi bir adam değil. Potaya giderek hem bitirme yüzdesi artıyor hem de faul aldırma şansı doğuyor. Keza ilk adımının bir uzuna göre ne kadar muazzam olduğunu söylememe gerek yok. Kısacası bu şekilde savunulması zor bir isim. Öteki yandan Amare kariyerinin hiçbir döneminde üst düzey bir savunma oyuncusu olmadı. Bu sene ise savunmada efor sarf etmiyor dersek ayıp etmiş oluruz. Ancak bu alandaki zayıf pozisyon bilgisi bu ortaya koyduğu mücadeleye rağmen hatalar yapmasına neden oluyor. Tyson Chandler’ın varlığı işin savunma kısmında Amare’nin de biraz pisliğini örtüyor dersek çok da yanlış olmaz sanırım.



Ve son olarak da Jeremy Lin fenomeni + diğer parçalara bir bakmak lazım. Jeremy Lin’in bundan birkaç hafta önce yarattığı atmosfer gerçekten inanılmazdı. Aslında masalsıydı desek, daha doğru olur. Şimdi ise biraz daha normal standartlarda bir oyun oynuyor. Lin’in bu takıma saha içinde kattığı en büyük artı biraz daha derli toplu hücum etmekti. Onun yıldızlaştığı dönemde ne Amare ne Melo oynuyordu ve bunun da etkisiyle daha mantıklı hücum eden bir takıma dönüşmüştü New York Knicks. Şu günlerde ise bu özelliklerini tekrardan yitirmiş durumdalar. Lin’in Knicks’te en çok kullandığı oyuncu Tyson Chandler. Yani şu şekilde bir tablo var karşımızda; Chandler’a pick&roll oynatacak, kendisi biraz şut kullanacak, Carmelo’ya istediği topları verecek ve Amare’yi de oyunun içinde tutacak. Keza bu saçmalık derecesindeki ağır yükün altından kalkamadı genç oyuncu. Yine de fena performans vermiyor ve ilk 5’teki yerini koruyor. He ara sıra istediği topları alamayınca Melo’nun hoşnutsuzluğunu kazanıyor ama o kadar da olacak artık. Bu bahsettiğim oyunculardan sonra gelen iki isim ise tam panayırlık. Baron Davis ve J.R Smith. Son derece yüzdesiz ve bir o kadar da fütursuzca şut çeken iki isim. Baron Davis’in asist katkısı verdiğini inkar edemem ancak son derece kötü şut yolluyor. Bu arzu edilenin altında kalan performansına rağmen bir de daha fazla oynatılması yönünde Mike D’antoni’ye istekte bulunmuş. Durduk yerde böyle bir sıkıntı çıktı yani bir de. J.R Smith ise kendisinden beklenen katkıyı hiç ama hiç sahaya yansıtabilmiş değil. Bu iki oyuncu da an itibariyle son derece istikrarsız ve güvenilmez durumdalar diyeceğim ama bu adamlar ne zaman istikrarlı ve güvenilir oldular ki zaten?

İşte Amerika’nın göz bebeği New York’un Knicklerinin sorunları bir hayli fazla. Tercih edecekleri çözüm kağıt üzerinde Mike D’antoni’yi kovmak gibi gözüküyor. Eğer böyle bir karara varılacaksa, çok bekletilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü takım şu sıralar kimliğini kaybetmiş durumda. Bu arada bu yazıyı yazarken Carmelo Anthony’nin takasını istediği yönünde dedikodular yükselmeye başladı. Daha bir sene önce buraya gelmek için yaptığı kapris kalmayan Melo iyice canından bezmiş demek ki. Çünkü şu anda yapılmak istenen sistemin kendisine uymadığı aşikar. (EDIT: Son haber de koçun istifa ettiği yönünde, arkadaş az yavaş olun yetişemedik :) )