19 Nisan 2012 Perşembe

Sakatlanmayaydı İyiydi: Harry Kewell..



- leeds united tarafından çok genç yaşta keşfedilen avustralyalı süper sol açık. Çok hızlıdır, tekniği de şahanedir.
- ryan giggs den daha büyük bir kapasiteye sahip sol açık..(bkz: oha)
- dünyanın en iyi left winger'ı su götürmez kesinlikle bu, leeds united'ı tutma sebebidir tek başına

Blogumuzun sevdiğimiz köşelerinden biri olan ama son zamanlar ihmal ettiğimiz “ya sakatlanmasaydı..” tekrar sizinle.. Ancak bu yazıdaki konuğumuzun yeri bizim için diğerlerinden çok daha farklı. Bizim için özel bir oyuncu.. O yüzden de yaşadığı sakatlıklara belki de en çok üzüldüğümüz oyunculardan biri. Ülkemizde oyunu ve karakteriyle cümle alemin beğenisini kazanabilmiş az oyuncudan biri.. O futbol dünyasının “oz büyücü”sü, o Galatasaray’ın “Daddy Cool”u, evet Harry Kewell..

Sydney’nin Smithfield bölgesinde 22 Ekim 1978 tarihinde bir çocuk doğduğu zaman, muhtemelen hiç kimse onun Avustralya’nın yetiştireceği en yetenekli futbolcu olacağını bilmiyordu. İngiliz bir baba ile Avustralya’lı bir annenin çocuğu olarak 15 yaşına kadar Avustralya’da eğitimini gördü Harry. Bu zamana kadar lise eğitimini gören sıradan bir çocuk gibi görünse de, 15. yaşı onun hayatını değiştirecekti . O sene gelecekte takım arkadaşı olacağı Brett Emerton ile birlikte Leeds United’ın seçmelerine katılmak için İngiltere’nin yolunu tuttular. Bu seçmelerde iki oyuncu da başarılı bulunsa da, babasından dolayı sahip olduğu İngiliz pasaportunun etkisiyle kontratı imzalayabilen Harry Kewell oldu. Çok önemli bir yıldıza dönüşeceği Leeds United ile Harry Kewell’ın yolları işte bu şekilde kesişmiş oldu.



Kewell uzun yıllar boyunca terleteceği Leeds United formasını ilk kez 1996’nın Mart ayında içeride kaybettikleri Middlesbrough maçında giydi. Bu mihenk taşı gerçekleştiği zaman Kewell’ın yaşı henüz 17’iydi. Aynı yıl içerisinde Avustralya milli formasıyla da tanışan Harry Kewell yavaş yavaş İngiliz futboluna alışmaya başlıyordu. Rakiplerinde Michael Owen ve David Beckham gibi yıldız isimler adayı kasıp kavururken, onlar kadar parlak olamasa da bir büyük güç de Leeds United’da doğuyordu. Bu gücü oluşturacak olan Avustralya rüzgarının kahramanları da Harry Kewell ve Mark Viduka’ydı.

Sırtına Leeds formasını ilk kez geçirdiği 96/97 sezonundan sonra düzenli olarak forma giymeye başladı Kewell. 97/98 sezonunda 29 maça çıkan Avustralya’lı 5 gole imza atarken, dünya da 18 yaşındaki bu fırtına sol açığı daha yakından tanımaya başlamıştı. “Wizard of Oz”un devam eden sezonlarda da yavaşlamaya pek niyeti yoktu. Keza 1998/1999 sezonunda bu kez 38 Premier Lig maçına çıkarak 6 gol üretti ama Kewell henüz performansının zirvesine çıkmamıştı ve gelişimini sürdürüyordu.

(Kewell Ali Sami Yen'de)

Geldik 99/00 sezonuna.. Kewell’ın kendisini dünyanın sayılı oyuncularından biri haline getiren performansını sergilediği sezona.. Bu sezonda 36 lig maçına çıkan Kewell o zamana kadarki kariyer rekoru olan 10 gole ulaştı. Aynı zamanda Uefa Kupasında yoluna tam gaz devam eden Leeds United’ın en parlak oyuncusu olarak da dikkat çekiyordu. Tabi ki o Leeds United’ın o sezon Uefa’daki kaderini hepimiz biliyoruz.. Yarı Final’de karşılaştığı Galatasaray tarafından kupanın dışına atılmıştı İngiliz ekibi. Bu seri Harry Kewell’ın Ali Sami Yen stadına ilk kez ayak basmasını sağlamıştır. Aynı zamanda Kewell kırmızı kart görerek oyundan atılmıştır ve belki de bizim açımızdan hayırlı olmuştur. İşte bu sezonda Harry Kewell İngiltere’de Yılın Genç Oyuncusu seçildi ve aynı zamanda Yılın Takımında kendisine yer buldu.. Kewell’ın piyasa değeri öylesine yükselmişti ki, sezonun sonunda İtalya’nın dev takımı İnter 25 milyon poundluk bir teklifle kapıyı çalsa da açan olmamıştı.

Bu performanstan herkes çok etkilenmiş olacak ki, efsane oyunlardan CM2001’de Harry Kewell’ın potansiyeli 195. Oynamış olanlar bilir, oynamayanlar için şöyle söyleyeyim, tavan 200’dür ve şimdiki oyunlarda Ronaldo’nun falan potansiyeli 193 civarlarındadır. Şu zamana kadar gökyüzündeki yıldızlar Kewell için parlıyordu ama ne yazık ki bundan sonra hayat onun için biraz daha zor olacaktı. 00/01 sezonunda bileğinden geçirdiği sakatlık nedeniyle sadece 17 lig maçına çıkabildi Harry. Ameliyat olan Kewell için 01/02 sezonu için tekrar form tutabilmek adına önemliydi. Keza bu sezonda iyi bir performans ortaya koymayı başardı ve 27 lig maçında 8 gol kaydetti. Ancak tam anlamıyla sağlık bir Kewell yoktu sahada ve hala zamana ihtiyacı vardı.

Bu zamanı da 02/03 sezonunda buldu Harry ve sağlıklı olduğu zaman neler yapabileceğini bir kez daha gösterdi. Bu sezonda 31 maça çıkarak 14 gol kaydetti. Bu yılın başka bir anlamı da Kewell’ın kendisini futbol arenasına sunan Leeds United’daki son senesi olması. BBC’ye verdiği bir röportaj sırasında kulübün staff’ı ve sağlık ekibi hakkında olumsuz düşüncelerini hırçın bir biçimde dile getiren Kewell, bu olayın sonunda İngiltere’nin diğer bir büyük kulübü Liverpool’a transfer oldu. Daha birkaç sene önce 25m poundluk bir bonservis bedeli teklif edilen Kewell’ın 10 milyon Euro civarı bir ücrete satılmasının başlıca nedeni ne yazık ki yaşadığı sakatlıklardı. Aslında Milan, Chelsea, ManU, Arsenal ve Barcelona gibi birçok başka kulüp de kendisini transfer etmek istiyordu ama o tercihini Liverpool’dan yana kullandı.



Anfield Road’daki kariyerine de sükse bir giriş yaptı Avustralya’lı. 7 Numaralı formasını burada da sırtına geçirirken, ilk sezonunda 36 lig maçında 7 gol kaydetti. Ayrıca Liverpool’un Uefa Kupası’ndaki en golcü oyuncusu oldu. Her kulvarda şampiyonluk mücadelesi veren Liverpool’un Michael Owen ve Emilie Heskey ile beraber en etkili oyuncusuydu. Keşke başka sakatlık problemleri yaşamasaydı da bu seviyede kalabilseydi. Keza bu sezonun bitişiyle beraber kariyeri büyük bir darbe alacaktı.

Kewell 04/05 sezonuna kabus gibi bir giriş yaptı. İlk 14 hafta gol bulamazken, sakatlıklar yeniden yakasına yapışmıştı. 15. Maçında gol ile tanışmasına rağmen bu sezonu yaşadığı sakatlıklar nedeniyle sadece 18 lig maçı oynayarak bitirebildi. Ancak bu senenin Kewell için bir anlamı daha vardı. Bu sezonda kendisinin çok fazla bir payı olamasa da Liverpool, şampiyonlar ligi şampiyonluğuna ulaştı. Yanı başımızda Atatürk Olimpiyat Stadı’nda oynanılan bu finalde hazır olmamasına rağmen Kewell’ı ilk 11’de sahaya çıkartan Rafa Benitez çok eleştiriliyordu ki, bu eleştiriler haklı çıktı. Kewell daha ilk yarıda yeniden ciddi bir sakatlık neticesinde oyundan alınıyordu. Eminim o an, gözlerini kapatıp defalarca lanet etmiştir bu duruma.

Ardından gelen sezonda kendisine Şampiyonlar Ligi finalinde şans verdiği için borçlu hissettiği Benitez’e borcunu kapatmak için elinden geleni yapsa da pek verimli olamadı ve 27 maçta 3 gol üretebildi. Bu sefer de kasıklarındaki bir yırtık oluştu ve hiç olmadığı kadar futboldan uzak kalmak zorunda kaldı Kewell. Neredeyse 1 sezon tamamen futbol oynamamasının ardından 07/08 sezonunda bir geri dönüş yapmak istiyordu ki, bu dönemde de sadece 10 lig maçında forma şansı bulabildi. Liverpool kariyerinin böyle olmasını kimse beklemiyordu ama onu transfer ederken sakatlık riski de beraberinde gelmişti. Artık yeni bir başlangıç yapmasının zamanıydı. İngiltere’de kendisinden umutlar kesilmiş ve tekrar yüksek seviyede futbol oynayamayacağı düşünülüyordu. Bu koşullarda Harry Kewell neredeyse 10 sene önce çimlerine bastığı bir stada, birkaç yıl önce Avrupa’nın en büyük kupasını kazandığı şehre geri dönmeye karar verdi. 08/09 sezonundan itibaren Galatasaray forması giyecekti..



Harry Kewell’ın Galatasaray’a geleceği açıklandığı zaman, büyük bir heyecan kapladı taraftarı. Yıllarca hayranlıkla izledikleri Avustralya’lıyı karşılamak için binlerce kişi hava alanına akın etti. Saidou’lara, Ali Lukunku’lara alışmaya başlamış olan Galatasaray taraftarı için muazzam bir heyecandı. Keza Kewell’ın da böyle bir desteğe ihtiyacı vardı. Yani iki taraf için de güzel bir birliktelik olacak gibi görünüyordu. Öyle de oldu. Kendi sözleriyle “herkes ayağa bile kalkamayacağımı düşünüyorken, Galatasaray’da yeniden doğdum”. Tek tek sezonları anlatmaya gerek duymuyorum ama Galatasaray kariyerinde lig, kupası ve Uefa’da olmak üzere 32 gole imzasını attı. Mükemmele yakın şut tekniği ve klasıyla hepimizin gözünün pasını sildi. Hele attığı gollerin içerisinde bir tanesi var ki, hiçbir Galatasaray taraftarı ömrü boyunca unutamaz. 2009 senesi.. Uefa’da Çeyrek Final öncesi son maç.. Rakip Bordeaux.. Kewell 25 metre civarında sağ çaprazdan öyle bir vuruş çıkartıyor ki, Galatasaray taraftarı olarak hepimiz bir yandan golün sevincini yaşarken diğer yandan vuruşun mükemmelliğiyle mest oluyoruz. Gerçekten unutulmayacak bir andı.

Harry Kewell ve Galatasaray taraftarı arasında özel bir bağ oluştu. Türkiye’ye gelen çok az sayıda yabancı bu denli büyük bir sevgiye / saygıya layık görüldü. Keza taraflı tarafsız herkes Kewell’ı diğer çoğu oyuncudan ayrı bir yere koydu. Beyefendiliği, profesyonelliği ve düzgün aile yaşamıyla görmüş geçirmiş bir oyuncu profili çizdi Harry. Bizler onu ne kadar sevdiysek o da Türkiye’yi o kadar sevdi. Birkaç ay önce ülkesinde yaptığı bir açıklamada “Leeds United’ta oynarken taraftarlar takımlarını çılgınlar gibi destekliyordu, ancak Galatasaray taraftarları sanki başka gezegenden gelmiş gibilerdi, böyle taraftar görmedim” ifadesini kullandı.
Peki ya sakatlanmasaydı? Ya kariyeri bu kadar fazla sekteye uğramak zorunda kalmasaydı? Muhtemelen hiçbir zaman kendisini Türkiye’de izleyemezdik, her zaman uzaktan gıpta ederdik. Ancak sanıyorum ki, onun dünya futbolundaki yeri şimdikine kıyasla çok daha farklı olurdu. Kalitesi ve yeteneği onu dünyanın sayılı kanat oyuncularından biri olarak aklımıza kazıyabilirdi. Neyse ki, kısa bir süre için de olsa Kewell gibi bir “usta”yı çıplak gözle izleyebildik..


Harry Kewell..



Kewell vs Bordeaux..



Kewell from Galatasaray..



(Mackolik.com ve Wikipedia'daki verilerden yararlanılmıştır, sayfa başındaki üç yorum Ekşisözlük'teki ilk üç yorumdur)

17 Nisan 2012 Salı

Nihad Djedovic ve Galatasaray M.P uyumu



Josh Shipp’in insanın içini acıtan sakatlığından sonra, yerine gelen Nihad Djedovic’i şu birkaç maçta tanıyabildik. Neler yapabileceğini ve neler yapamayacağını tespit etme fırsatını bulduk tabi ki. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, beklentileri aşan bir başlangıç yaptı Djedovic Galatasaray kariyerine. İsminin pek bilinmedik, namının pek duyulmadık olmasından dolayı kendisinden olan beklentilerimizi düşük tuttuk. Savoviç’te yaşanılmış olan hayal kırıklığının getirdiği ön yargının da etkisiyle Djedovic’in fazla iş yapmayacağını düşündük. Görünüyor ki, yanılmışız.

Çift tarafın da şanslı olduğu bir anlaşma aslında Djedovic ve Galatasaray arasındaki. Djedovic için şans çünkü: müthiş işleyen bir sistemin içine geldi. Aslında sezonun sonlarına doğru oyuncu transfer etmenin riskleri azımsanacak düzeyde değil. Sisteme ayak uyduramayabilir, takım arkadaşlarıyla anlaşamayabilir.. Ancak Galatasaray o kadar neredeyse mekanik bir sistemle oyununu oynuyor ki, basketbol zekâsı yüksek olan bir oyuncu takıma bir anda girip uzun zamandır oradaymış gibi performans verebiliyor. Peki, Galatasaray’ın şanslı olduğu nokta ne? Shipp’in gidişiyle zayıflayan belli başlı özelliklerini, başka değerli özelliklerle nötrleyebilme imkânını yakalamış olması.

Nihad Djedovic belki Shipp’in Galatasaray’a sağladığı rebound ve savunma katkısını sağlayamıyor ama hücumda ciddi bir çeşitlilik yaratıyor. Her ne kadar çok sevdiğim bir oyuncu da olsa J.Shipp hücumda tek düze bir oyuncu. Ancak Djedovic öyle değil. Djedovic topu aldığı zaman ciddi bir potaya gitme potansiyeli var. İşi daha güzelleştiren ve onu Galatasaray adına fark yaratan bir oyuncuya dönüştüren olay, penetresini yaptıktan sonra pota altına veya dıştaki boş oyuncuya doğru pası çıkartabiliyor olması. Bu da bizlere Nihad’ın basketbol zekâsının ve oyun görüşünün yüksekliğine dair ipucu veriyor. Bu yönüyle vatandaşı Emir Preldzic’e benzetmek yanlış olmaz sanıyorum. Ekstra olarak dış şut tehdidi de Shipp’e kıyasla daha yüksek. Boş şutları sokmakta genel olarak bir problem yaşamıyor Djedovic.

Eksik yönleri de, olumlu yönleri kadar açık aslında. Djedovic’in savunma konusunda ciddi zaafları var ve oyunun bu yönünde Shipp’i mumla aratıyor orası kesin. Ne zaman bir perdeye takılsa, rakibine şut imkânı veriyor veya adam kaçırıyor. Ancak ben bu yönünü de geliştireceğini düşünüyorum. Bu takıma hemen hemen her gelen oyuncunun zaman içinde bu sistemde yoğurularak oyunlarına bir şeyler kattığını görebiliyoruz. Bence Djedovic’in geliştireceği yönü de savunması olacak.

Djedovic’in kontratı şimdilik sezon sonuna kadar ama ben önümüzdeki sezon da onu buralarda göreceğimizi düşünüyorum. Twitter hesabından Galatasaray’da uzun süre kalmak istediğini belirtmiş Bosnalı oyuncu. Uzun süre ne kadar olur onu bilemem ama şahsen Djedovic ve Josh Shipp ikilisinin seneye yan yana oynamasını izlemek istiyorum. Bence birbirlerini tamamlayan ve efektif bir ikili oluştururlar..

ADINI SÜPER KOYMAKLA YETMIYOR !


Ya böyle konuları gündeme getirmek istemiyorum. Hakikaten. Ama yani tutamıyorum artık kendimi. Nedir bu süper final ? hiçkimseye faydası olmayan bir şey olacağı en başından belliydi. 12-16 takımlı liglerin olayı bu. Bizim ligimizde kaç takım var ? bu seneye kadar play-off denilen şeye hiç ihtiyaç duymuşmuyuz ki getirdiler bu sistemi, ligin ilk 2 ayına sıkıştırdılar maçları. Tamamen abuk bir sistemdi. Umarım bu play-off’u savunanlar biraz olsun vicdan azabı çekiyorlardır bugün. Şu play-off sistemi olmasa, Fenerbahçe tribünündeki kareografi skandalı yaşanmayacaktı ve Onur kardeşimizin başına bunlar gelmeyecekti. Bugün İnönü Stadı’nda olanlar tamamiyle skandal. Öncelikle, şunu söylemeden geçemeyeceğim. Hüseyin Göçek’in iyi yönettiği maçların sayısı, kötü yönettiklerinden fazla mıdır acaba ? bunu soruyorum çünkü Hüseyin Göçek’in dört büyüklerin maçlarını yönetmesi için “yetersiz” olduğunu görmek için herhangi büyük bir takımın taraftarı olmak gerekmiyor bence. Zaten bir kaos var. Zaten bu play-off sistemi tamamiyle saçmalık. Herkes gergin. Bir de “yetersiz” bir hakemi derbide görevlendirince bugün sahada olanlar ortada. Sarı kartlar havada uçuşuyor, Quaresma meslektaşına uçan tekme savuruyor, Galatasaray’ın attığı ilk gol, meşhur “sarı çizgi”yi çekince ofsayt olduğu ortada( sadece 34 cm ile ) fakat yardımcı hakem de maalesef görememiş. Taraftarların böyle galeyana gelmesine maalesef alışkınız.

Sezonun son haftalarına doğru Galatasaray-Trabzonspor maçının hakemi Cüneyt Çakır, ilk 20 dakikada yanılmıyorsam “sekiz” tane sarı kart çıkarmıştı ve Galatasaray seyircisinin tepkisini çekmişti. Bu tarz şeyler sineye çekilebilir. Belki. Bir nebze. Ama ırkçılık ? Emre-Zokora arasında geçtiği iddia edilen konuşmalar. Bugün Beşiktaş seyircisinin Eboue’ye olan saldırıları. Galibiyette-yenilgide konuşmamız gereken şeyler bunlar mı hakikaten ? niye şu anda hiç kimse “Fernandes o pozisyonda Quaresma’ya verseydi maçın seyri değişirdi” şeklinde konuşmuyor da küfür kıyamet Emre’ye, Eboue’ye giydiriliyor. Sezonun ilk Galatasaray-Beşiktaş maçında kendisini yere attığı ve hakemi kandırdığı için ona tepki gösterip çakmak yağmuruna tutan, üstüne üstlük kafasına isabet etmediğini düşünüp, kafasını tuttuğu için daha da tepki gösteren Beşiktaş taraftarı, bugün neden sahaya girip Eboue’ye doğru zarar verme amaçlı koşuyorlar ? Tamam kabul ediyorum, maçı yöneten hakem, maçı yönetecek kapasiteye sahip olsaydı Beşiktaş seyircisi bu kadar galeyana gelmeyecekti. Ama bu yaşananlardan dolayı o taç atışını Eboue’nin kullanması gerekirken, niye Sabri kullanmak zorunda kalıyor? Biz futbol seyircisi olarak, Rusya’da bir maçta Roberto Carlos’a muz atıldı. Bu haberi okuduğumuzda, “yuh artık ırkçılığın da bu kadarı!” tepkisi vermedik mi? E bunların ne farkı var ? 100 yılını doldurmuş, tarihi başarılarla dolu, yetiştirdiği futbolcular ortada, e niye hala adeta bir sorumsuzluk abidesi olan Quaresma yerine, Eboue’ye tepki gösteriliyor. Hakikaten konuşmamız gereken şeyler bu değil, olmamalı. Niye Aydın’ın füzesini, Fernandes’in çalımlarını, Mustafa Pektemek’in gayretini konuşmuyoruz ? Niye Hilbert artık kontrol edilemez isyan boyutlarına geliyor hakeme topu fırlatıyor manalı bir şekilde ? Niye Ernst bitiş düdüğünden sonra ayağında olan topu hakeme nişanlamak için yelteniyor? Sonrasında kendisini tutuyor ama dayanamıyor ve topu hakemin gözü önünde yere vuruyor ve sarı kart görüyor ? Bunların sebebi sizce ezeli rakibine kaybetmiş olmanın tepkileri mi ? Belki yüzde yirmisi. E geride kalan yüzde seksende, bu play-off’u getirenlerin, bu hakemi bu maça atayanların ve kendilerini seyirci olarak adlandırmaya gönlümün elvermediği holiganlar. Beşiktaş seyircisi bence takıma verdikleri itici güç konusunda ligin en iyi seyircisi. Ama hakeme verdikleri tepkide sonuna kadar arkalarındayım ama Eboue’ye zarar vermek için sahaya girmek?! İşte bu olmamalı..”Süper” Final denilen şey uygulamaya konmasaydı zaten olmayacaktı ya. Neyse

16 Nisan 2012 Pazartesi

İnönü’de (Süper) Final (Süper) Heyecan!



Aslında cumartesi oynanması gereken bir maçtı bu geceki, şimdi şöyle bir bakıyorum tabloya ve diyorum ki o göle dönüşmüş sahada oynansa daha iyiydi. Galatasaray bugün oynaması gerektiği şekilde oynadı ve 2-0’la kazandı. Beşiktaş ise maçın büyük bölümünde istekliydi ama yapmak istediklerini sahaya yansıtamadı. Önce bir maçın analizini yapalım da, esas konuşulması gereken konulara sonra değineceğim.

Maça hırslı ve istekli başlayan taraf Beşiktaş’tı. Görünen o ki, Tayfur Havutçu hızlı bir başlangıç yaparak bir an önce golü bulmak istedi. Bu bağlamda Galatasaray savunmasını açmak için topu kanatlara yayarak oyunu genişletmek istediler. Aslında doğru bir strateji olsa da, istediklerini başaramamalarının altındaki neden oyuncuların birbirinden kopuk oynaması oldu. Galatasaray Fernandes’i olabildiğince baskı altına alarak Beşiktaş’ın pas trafiğini kesmek istedi ve büyük ölçüde bunu başardı da. Fernandes’in yanında oynayan Veli’nin mücadelesine diyebileceğim hiçbir şey yok ama teknik kapasitesinin böyle önemli maçlar için yetersiz olduğunu düşünüyorum. Oyuncuların takım olarak hücum edemeyip, bireysel olarak bir şeyler üretmeye yoğunlaşması da Kartal’ın efektif olmasını engelledi. Aslında 2-3 güzel pozisyon da yakaladı Beşiktaş ama gerek beceriksizlik, gerekse bencillikten dolayı bunları gole çeviremediler. Özellikle Fernandes gibi ligimizin en asistçi ikinci oyuncusunun 40. dakikalara doğru Quaresma’ya çıkartmadığı top çok şaşırtıcı. Mustafa Pektemek ise istekliydi ama geek fazla yalnız kalması gerekse çok iyi bir gününde olmaması, etkili olmasını engelledi. Mustafa Pektemek falan neyse de, Quaresma artık olacak gibi değil. Maç boyunca hiçbir şey üretememesi bir yana Selçuk İnan’a atmaya çalıştığı uçan tekme kafasının hiç burada olmadığını gösteriyor. O pozisyonda atılmaması da şok edici o ayrı.



Galatasaray ise bugün tam oynaması gerektiği gibi oynadı. Böylesi önemli bir maçta bir deplasman takımının ne yapması gerekiyorsa onu yapmaya çalıştılar. Attıkları 1. Golde Felipe Melo net bir şekilde ofsayt, onu da söyleyelim. Galatasaray Fernandes’e nasıl baskı yaptıysa, Beşiktaş da Selçuk İnan’ı aynı şekilde kilitlemek istedi. Ancak aradaki fark Selçuk’un yanında oynayan Engin’in ve Felipe Melo’nun da iyi top kullanabiliyor olması. Bu nedenle Beşiktaş kadar kilitlenmediler. Tek tek oyuncuları değerlendirmeye ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum, keza bugün Galatasaray adına çok sivrilen bir oyuncu da yoktu. Takım olarak hata yapmadan oynamaya çalıştılar. Ancak Aydın Yılmaz’ın inanılmaz bir gol attığını düşünüyorum. Aydın’ın bu sene kat ettiği yol gerçekten çok etkileyici ve Fatih Terim’in oyuncuları üzerindeki etkisinin canlı kanıtı olarak önümüzde duruyor. Galatasaray’da eleştirmeden geçemeyeceğim iki isim var. Engin Baytar ve Eboue. Engin maç içinde inanılmaz itici oluyor ve rakibin (taraftar ve oyuncu) sinirine dokunuyor. Ancak şuna da dikkat edilmesi gerekir ki, Engin her maç çok fazla darbe alıyor. Kim olursa olsun o kadar darbe alınca insanın siniri bozulur ama Engin’in biraz daha dikkatli olması lazım. Eboue ise bazen çok gereksiz tepkiler verebiliyor. Bu tarz taraftarı galeyana getirecek hareketlerini azaltması gerekiyor.

Ve gelelim esas konuya. Aslında yukarıda yazdıklarımın hepsi hikâye, çünkü futbolumuzun geldiği noktayı bugün çok net bir şekilde gördük. Federasyonların ve yöneticilerin yaptığı hataların futbolumuzu buralara getireceğini görmek çok zor değildi ama buna karşı hiçbir önlem alınmadı. Bu akşam özeline dönecek olursak, hakem bugün kötü bir maç yönetti ve yardımcılarının kurbanı oldu. Ancak her zaman, her koşulda takımını ve renklerini destekleyen Beşiktaş taraftarının bu geceki hali beni şoka uğrattı. Sahaya girip rakibine saldırmaya çalışan taraftarların gözündeki nefret ve kin son derece korkutucu. 3 metre daha koşabilseydi o holigan muhtemelen Eboue’ye veya bir başkasına yumruk atacaktı. Yalnız bu gece İnönü’de yaşanılan olayların kesinlikle sadece bugünle ilgili olduğuna inanmıyorum. Bütün bir sezonun hayal kırıklığı, kendi takımına olan öfke ve hakem hataları birleşince böyle bir tablo oluştu. Maçtan önce Hakkı Yeten’i, Hakkı Baba’yı anan taraftar bile bu hale geliyorsa vay arkadaş. Allah sonumuzu hayır etsin.

Aslında bugün pek bir şey yazmak istemiyordum. Maçın sonunda yaşanan olaylardan sonra insanın futbol konuşası, futbol yazası gelmiyor. Ancak bir şeylerden bahsetmeden geçmek de istemedim. Sonuç olarak bu maçla beraber Galatasaray son 5 haftaya avantajını koruyarak giriyor ve her geçen gün şampiyonluğa daha çok yaklaşıyor. Haftaya Telekom Arena’da Fenerbahçe ile oynayacaklar ve eğer bu maçtan da galip ayrılırlarsa bana göre şampiyonluk kupasına bir ellerini koymuş olacaklar.

Başkanım bana Alssana Diarra!



Yükselen Fenerbahçe – Lassana Diarra dedikodularının üzerine bir şeyler yazmanın vakti geldi. Yıllardır her transfer döneminde adı geçen bir isim Lassana Diarra. Bana göre de her Türk takımının her transfer döneminde şansını denemesi gereken bir isim. Genel olarak takımlarımızın ortasahalarının yeterli düzeyde olmadığını göz önüne alırsak, Diarra gibi üst düzey bir oyuncunun yapacağı katkıyı inkâr edemeyiz.

Ben tekniği zayıf olan defansif orta saha oyuncularını pek tutmuyorum. Eskiden Lorik Cana tarzındaki oyunculara daha sempatiyle yaklaşırdım ama günümüz futbolunun pas trafiğinde bu oyuncu tipinin yerinin giderek azaldığını düşünüyorum. Takımlarımızın da artık bunu değerlendirerek transfer yapması gerekiyor. Lassana Diarra elbette ki tekniği üst düzey bir oyuncu değil, ama oynadığı bölgeye kıyasla bence gayet yeterli. Özellikle de bizim takımlarımız için hayli hayli yeterli. Çünkü Real Madrid’de bir oyuncuyu izleyip beğenmiyor olabilirsiniz, çünkü adamın önünde Ronaldo ve Mesut gibi ayaklarından teknik fışkıran oyuncular oynuyor. Ancak Fenerbahçe gibi bir takımda Diarra’nın yıldızı eminim ki, çok daha parlak olur. Gerçi Mourinho'nun kendisinden neden vazgeçtiğini de pek anlamadım, bence Madrid orta sahası için de iyi bir alternatif. Ancak Coentrao'yu falan da orta sahada kullandığı için, Diarra'ya pek iş düşmeyeceğini düşünüyor demek ki.

Emre’nin geleceğinin belirsiz olduğu, Baroni’nin tek alternatifinin Selçuk Şahin olduğu bir takımda kuşku yok ki bir orta saha oyuncusuna ihtiyaç var. Lass’ın Fenerbahçe orta sahasına katabileceği dinamizm, direnç, mücadele ve aynı zamanda pas yapabilme kabiliyeti son derece değerli. Real Madrid’de oynayan Lass’ın yoğun olarak aldığı eleştiri hücuma yeterince destek verememesi, ki bence de haklı bir eleştiri. Fenerbahçe’de de bu konuda fazla bir yol kat edeceğini sanmıyorum. Yani Diarra’yı orta sahada topu alıp 2 kişiyi çalımlayarak kaleye giderken göreceğimizi düşünmüyorum. Ancak bence kendisinden beklenilen şey de rakip ataklarına daha olgunlaşmadan baskı yapmak, top kazanmak ve bu kazandığı topu dikine verimli bir şekilde oynayabilmek olmalı. Bu dikine oyunun içine yeri geldiğinde biraz top sürerek takım arkadaşlarını rahatlatmayı da dahil edelim.

Ancak çok büyük bir soru işareti var ki, o da bu oyuncunun maliyeti. İspanya’dan gelen haberler Madrid’den 4m Euro alan Diarra’nın Fenerbahçe’den 6.5m Euro istediği yönünde. İşte bu noktada bir durmak gerekiyor. Çünkü 4 milyon Euro bile takımlarımız için çok büyük bir parayken 6.5 milyon euronun değerlendirme dışı kabul edilmesi lazım. Bir oyuncunun maliyeti şu günümüz koşullarında 15 milyon lirayı bulamaz, bulmamalı. Fenerbahçe yönetimi Lassana Diarra’yı kadrosuna katmak istiyorsa, bence bu ücret kesinlikle aşağı çekmesi gerekiyor. 6.5 milyon Euro altına girmek için fazla ağır bir yük.

Lassana Diarra saha içi olarak nokta atış bir transfer olur. Fenerbahçe orta sahasına sınıf atlatır ve etkisini direkt olarak hissettirir. Taraftarın çok sevdiği Appiah’tan da fazla ilgi görür bence. Ancak konuşulan miktarlarda indirime gidilmez ise bu transferin gerçekleşmesini zor görüyorum. Alternatiflerle de dirsek temasını kesmemekte fayda var.