Türkiye Futbol Federasyonu 34 maçlık lig maratonunun ardından ilk 4 takımın grup oluşturup şampiyonluk mücadelesi vermesine karar vererek beklenmedik ve saçma bir iş yaptı. Gerçekleşecek de dense bunun olacağına inanmıyorum ve ya inanmak istemiyorum. Gerçekten de Belçika ligine falan mı özeniyoruz artık. Bu mudur?
Ben her zaman ligin yetersiz olduğunu çarşamba günleri de maç yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu gereksiz bir playoff sistemiyle değil, Süper Lig'i 20 takıma çıkartarak olması lazım. İskoçya'yı Belçika'yı değil İspanya'yı İngiltere'yi örnek almamız lazım. Peki 20 takıma çıkartmanın faydası ne olacak? Öncelikle zorunlu bir şekilde fizik gücümüz ve kondisyonumuz zaman içinde doğal olarak artacak. Bu da uluslararası arenada yine zaman içinde etkisini gösterecek. Çünkü görünüş o ki Türkiye olarak bu gidişle fizik kapasitemizi geliştiremeyeceğiz, böyle bir desteklemenin (iteklemenin) gerekli olduğunu düşünüyorum.
Peki playoff sistemi niye olmasın? Öncelikle niye olsun ki? Adnan Öztürk'ün dün yaptığı açıklama söylediği çok güzel bir söz vardı. Aslında genel anlamda bu durumu özetliyor. "Lig uzun bir maratondur. Siz maraton koşan bir atlete birinci geldikten sonra hadi bir de şu atletlerle bir 100 metre yarışın diyemezsiniz.". Aynen bu şekilde işte. Ligler daha az şaibeli olur diye bir bahanenin arkasına sığınarak bu kararı aldırmaya çalışmak kabul edilemez. Bu "ben koca İstanbul'un güvenliğini sağlayamam en iyisi önemli insanların hepsini Beşiktaş'a toplayalım." demek gibi bir şey. Yani normal ve modern sistemle biz bir lig yürütmeyi beceremiyoruz, bu yüzden sistemi değiştirmemiz lazım. Ayrıca bir de şöyle bir durum var ki, bence ligde 20 tane derbi olması ligin marka değerini falan arttırmaz aksine düşürür. Derbiler bence seyrek olduğu için de bu kadar güzeldir. Hepimiz fikstür çekildikten sonra Galatasaray-Fenerbahçe maçı ne zaman diye bakarız. Onu bekleriz ve ya bir Beşiktaş'lı, Trabzonlu da rakipleriyle kendi maçını bekler. Bu takımları sürekli maç yaptırmanın bana göre anlamı yok.
Bir başka sorun da bu kararın zamanlaması. Liglerin başlamasına iki hafta kala ligin şablonu mu değiştirilir. Kime sorup kimle araştırdın ki hoop ben karar aldım olacak! diye ortalığa çıkıyorsun. Bu bana kalırsa gündem değiştirmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Bu kadar acele bir şekilde değiştirilmek zorunda mı eğer öyleyse neden? Bunun altında bence başka anlamlar aramak gerekiyor. Gayet tabi böyle bir düşünce var bu konuşulup tartışılmalı, ancak karar verilse bile anca önümüzdeki sezondan itibaren uygulamaya konulmalı. Bu şekilde yaptım oldu tarzında bir yönetim olamaz.
Bunun yanında Türkiye Kupası'nın eski haline dönmesi söz konusu ki bence de mantıklı. Gereğinden fazla maç yapılıyor ve kupanın bana göre tadını biraz kaçırıyor şu an yürürlükteki sistem. Çünkü kupaların belki de en keyifli yanı sürpriz takımların çıkmasıdır. Eh bu takım kendinden güçlü diğer bir takımla sadece bir maç yapsa, o maçta her şey olabilir. Güçlü takım gününde olmayabilir, sakatı olur, şu olur bu olur. Ancak kendinden güçlü 2-3 rakiple gruba konulursa bu takımın şansı çok azalıyor.
22 Ağustos 2011 Pazartesi
Ah Sercan Vah Volkan
İki sene önce şampiyon olan Ertuğrul Sağlam'ın takımı bu sene büyük bir soru işareti taşıyor. Şampiyonluğun ardından geçtiğimiz sezon takımı taşıyan oyucularını satmayarak önemli bir adım atan aynı zaman da kısmen hata da yapmış olan Bursaspor bu düşünceyi biraz fazla sürdürdü.
Sercan Yıldırım ve Volkan Şen'in şampiyonluğun ardından Türk futbolcu pazarındaki değerleri çok artmış hatta hak etmedikleri fiyatlar bile telaffuz edilmeye başlanmıştı. O zaman da söylemiştim ki, Bursaspor'un bu oyuncuları kesinlikle satması gerekirdi. Özellikle Sercan'ı. Sercan'ı o dönemde 6-8m arası bir bedele satıp ondan çok daha iyi bir oyuncuyu 3-5m arası bir bonservisle transfer etmeniz mümkün. Bütün yıldızlarınızı bir anda satamazsınız, bu nedenle ben olsam ben de Volkan'ı takımda tutardım ancak Sercan'ı kesinlikle satardım. Ondan sonraki sene de Volkan'ı satıp onun yerine birini getirerek bu döngüyü tutmaya çalışırdım.
Türk futbolcuların egoları da çok yüksek oluyor. Özellikle bir de genç ve göz önünde bir oyuncuysanız. Hele de üç büyüklerin dışında bir takımda ön plana çıktılarsa kendilerini takımın üzerinde görmeye başlıyorlar içten içe. Tabi ki röportaj yapılsa henüz genç bir oyuncu olduklarını öğrenecekleri çok şey olduklarını söylerler. Peki daha iyi olmak için yeteri kadar çalışırlar mı? Hayır. Çünkü kendilerini o takımda dokunulmaz görmeye başlarlar. Nasıl olsa benim bu takımda yerim var diye düşünürler. O yüzden bu oyuncular parladığı zaman gelişme göstermediğini hissettiğiniz zaman olabildiğince yüksek bir teklife satmanız gerekir.
Ne Volkan ne de Sercan son 3 senede futboluna her hangi bir şey kattı mı? Katmadılar çünkü bahsettiğim gibi kendilerini rahat hissetmeye başladılar. İşte böyle bir noktada kendileri için de en hayırlısı daha çok rekabet içinde bulunacağı bir takıma geçmek. Yanında Turgay Bahadır (amacım kendisini aşağılamak değil Bursaspor için iyi bir oyuncu bence) ile yarışırken durum farklı olur, Baros ile Niang ile Simao ile yarışırken farklı olur. Aynı zamanda bu oyuncuları takip ederek onlardan çok şey de öğrenilebilir.
Bu bana kalırsa yanlış yürütülmüş olan transfer politikasının eseri olarak bugün bir haber duyduk. Bursaspor İbrahim Kaş, Sercan ve Volkan'dan kendilerine takım bulmalarını istemiş. Piyasaları düşmüş durumdaki bu oyuncuları şimdi önceden alabileceği paraların aşağı yukarı yarısına bırakacaktır. Bir yandan Bursaspor'un maddi kaybı oldu öte yandan da Sercan ve Volkan'ın zaman kaybı oldu. Ne diyelim hayırlı olsun.
Devlere ne oluyor?
Dünya futbolunun aşağı yukarı son 3-4 senesine baktığımız zaman farklı farklı ülkelerde beklenmedik takımların şampiyon olduğunu görüyoruz. Kısaca bir hatırlayalım; 2008’de Almanya’da Wolfsburg, 2009 yılında Hollanda’da AZ Alkmaar, 2009 yılında Fransa’da Lyon’un hükümdarlığını kesen Bordeaux, 2011’de yine Fransa’da Lille, 2011 yılında Almanya’da Dortmund ve 2010 yılında Türkiye’de Bursaspor.. Peki bu takımlara baktığımızda ortak bir yanlarını hissedebiliyor muyuz?
Son yıllarda çıkan bu beklenmedik (“underdog”) takımların şampiyonluğunun altında yatan neden aslında çok basit. “Takım olmak.”. Güzel futbol oynamak için büyük yıldızlara ihtiyaç yoktur, ancak iyi oyunculara ihtiyaç vardır. Bu takımların herhangi birinin büyük transferler yaptığını hatırlıyor musunuz? Aksine bu takımlar kendi yıldızlarını yarattılar. Lille bütün dünyanın peşinde koştuğu Eden Hazard’ı, Wolfsburg Edin Dzeko’yu, Dortmund Nuri Şahin’i çıkarttı. Bu tek büyük yıldızlarının etrafında kurulmuş, sahada oynayan 11 kişiyi aşmış olarak “ekip” olabilmiş takımlar bunlar.
Şu anda aslında Real Madrid’in ve Standard Liege’in yaptığı antrenmanlar arasında çok büyük bir fark yok. Kaliteli antrenman programlarına ulaşmak artık futbol takımları için gayet kolay. Bilimin de futbolun içinde kullanılmaya başladığı bir dönemdeyiz. Futbolcunun daha iyi olması için geliştirilmesi gerekilen kas gruplarının ya da sakatlığa karşı alınması gerek önlemlerin neler olduğunu, bu işin uzmanlarının hepsi biliyor. Belli seviyenin üzerindeki takımların hepsinin de elinde bu insanlara ulaşacak olanak var. Yani gelinen bu noktada futbol takımları için belirleyici olan üç temel unsur var; teknik ekip, kadro kalitesi ve çalışmak. Teknik ekibi şimdilik ayıralım çünkü diğer ikisi üzerinde de etkisi var. Geçtiğimiz senelerde kadro kalitesi iyi olsa da yeteri kadar çalışmayan takımların çok daha fazla çalışan daha mütevazi takımlara boyun eğdiğini görmüş olduk. Yoksa ne Alkmaar’ın kadrosu Ajax’tan iyiydi ne de Bursaspor’un kadrosu Fenerbahçe’den iyiydi. Onlar şampiyon oldular, çünkü daha çok çalıştılar ve birlikte daha iyi bir “ekip” oldular. Bir de istisnai olarak hem çok iyi kadrosu olan hem de çok iyi ekip olmuş takımlar çıkıyor ki, Barcelona ve ya Manchester United demek yeterli olur herhalde.
Bazı büyük takımlar da kendiliğinden zaman içinde yanlış transfer politikaları ve kadronun alttan yeterince beslenmemesiyle geriye gitmeye başladı. Mesela bunlara Juventus, Galatasaray ve Liverpool’u örnek verebiliriz. Gerekli gereksiz, yeterli yetersiz oyunculara absürd bonservis bedelleri ödeyerek finansal anlamda da sıkıntı yarattılar. Dünya futbol pazarlarında aşırı paralar dönmeye başlayınca ve büyük takımların eline daha da fazla para geçmeye başlayınca bu takımlar oyuncu yetiştirmeyi arka plana attılar. Bu da sıkıntının temeli oldu. Altyapı desteği olmadan kulüplerin ayakta kalması mümkün değil. Tabi ki Katarlı petrol zengini falan bir sahibiniz (başkanınız) yoksa.
Bu sezon da Lyon gibi PSV gibi bazı devler iyi görüntü çizmiyor. Bakalım bu sezon önümüze ne gibi sürprizler çıkaracak ve hangi devler yeni travmalara imza atacak.
Son yıllarda çıkan bu beklenmedik (“underdog”) takımların şampiyonluğunun altında yatan neden aslında çok basit. “Takım olmak.”. Güzel futbol oynamak için büyük yıldızlara ihtiyaç yoktur, ancak iyi oyunculara ihtiyaç vardır. Bu takımların herhangi birinin büyük transferler yaptığını hatırlıyor musunuz? Aksine bu takımlar kendi yıldızlarını yarattılar. Lille bütün dünyanın peşinde koştuğu Eden Hazard’ı, Wolfsburg Edin Dzeko’yu, Dortmund Nuri Şahin’i çıkarttı. Bu tek büyük yıldızlarının etrafında kurulmuş, sahada oynayan 11 kişiyi aşmış olarak “ekip” olabilmiş takımlar bunlar.
Şu anda aslında Real Madrid’in ve Standard Liege’in yaptığı antrenmanlar arasında çok büyük bir fark yok. Kaliteli antrenman programlarına ulaşmak artık futbol takımları için gayet kolay. Bilimin de futbolun içinde kullanılmaya başladığı bir dönemdeyiz. Futbolcunun daha iyi olması için geliştirilmesi gerekilen kas gruplarının ya da sakatlığa karşı alınması gerek önlemlerin neler olduğunu, bu işin uzmanlarının hepsi biliyor. Belli seviyenin üzerindeki takımların hepsinin de elinde bu insanlara ulaşacak olanak var. Yani gelinen bu noktada futbol takımları için belirleyici olan üç temel unsur var; teknik ekip, kadro kalitesi ve çalışmak. Teknik ekibi şimdilik ayıralım çünkü diğer ikisi üzerinde de etkisi var. Geçtiğimiz senelerde kadro kalitesi iyi olsa da yeteri kadar çalışmayan takımların çok daha fazla çalışan daha mütevazi takımlara boyun eğdiğini görmüş olduk. Yoksa ne Alkmaar’ın kadrosu Ajax’tan iyiydi ne de Bursaspor’un kadrosu Fenerbahçe’den iyiydi. Onlar şampiyon oldular, çünkü daha çok çalıştılar ve birlikte daha iyi bir “ekip” oldular. Bir de istisnai olarak hem çok iyi kadrosu olan hem de çok iyi ekip olmuş takımlar çıkıyor ki, Barcelona ve ya Manchester United demek yeterli olur herhalde.
Bazı büyük takımlar da kendiliğinden zaman içinde yanlış transfer politikaları ve kadronun alttan yeterince beslenmemesiyle geriye gitmeye başladı. Mesela bunlara Juventus, Galatasaray ve Liverpool’u örnek verebiliriz. Gerekli gereksiz, yeterli yetersiz oyunculara absürd bonservis bedelleri ödeyerek finansal anlamda da sıkıntı yarattılar. Dünya futbol pazarlarında aşırı paralar dönmeye başlayınca ve büyük takımların eline daha da fazla para geçmeye başlayınca bu takımlar oyuncu yetiştirmeyi arka plana attılar. Bu da sıkıntının temeli oldu. Altyapı desteği olmadan kulüplerin ayakta kalması mümkün değil. Tabi ki Katarlı petrol zengini falan bir sahibiniz (başkanınız) yoksa.
Bu sezon da Lyon gibi PSV gibi bazı devler iyi görüntü çizmiyor. Bakalım bu sezon önümüze ne gibi sürprizler çıkaracak ve hangi devler yeni travmalara imza atacak.
21 Ağustos 2011 Pazar
Manchester City geliyor!
Manchester City Flamengo ve Milan’ı andıran formasıyla bugün Bolton deplasmanında çok keyifli bir maç izletti. Artık geçen seneden farklı olarak içeride de dışarıda da hücum futbolu oynayan zevk veren bir takım haline geldi Mancini’nin ekibi. Mancini’nin futbol felsefesini değiştirmesi de biz futbolseverleri mutlu ediyor.
Maçta City adına öne çıkan bariz noktalar vardı. Bunların başında belki de beklerini sürekli olarak hücumda aktif olarak kullanmaları geliyor. Özellikle Micah Richards bu senenin en çok sükse yapan oyuncularından biri olacaktır. Fiziksel olarak ayıptır söylemesi “dana” gibi. Kondisyonu da üst düzey olduğu için sürekli hücuma katkı verebiliyor. Gücünü, fiziksel avantajlarını özellikle ikili mücadelelerde kusursuz kullanıyor. Tekniği de standart bir savunmacıya kıyasla gayet iyi. Sol bekte ise Kolarov devamlı olarak ileriye destek veriyor. Çoğu yaratılan pozisyonda en uçta Dzeko’yu görürken kanatlarda Micah Richards ve Kolarov’u da kadrajda seçebiliyorduk. Günümüz futbolunda olmazsa olmaz şeylerden biri beklerin hücuma destek vermesi. Elit takımların hemen hepsinde bu anlayışı görebiliyoruz.
City’nin forvet hattı da gerçekten muazzam oldu. Edin Dzeko – Agüero ikilisi tam birbirini tamamlayan kıvamda görünüyor. Agüero da Dzeko da sürekli hareket halindeler ve orta saha oyuncularına da destek veriyorlar. Agüero top taşıma görevini de zaman zaman üstleniyor. Böylelikle zaman zaman City orta sahasının yetersiz kaldığı yaratıcılık eksiğini de azaltmış oluyor. Maçın yıldızı olan David Silva ise serbest oynuyor. City’nin beyni konumunda. Pas trafiklerini çoğunlukla yöneten ve içinde olan oyuncu rolünü üstleniyor. Bugün de Manchester City’nin genellikle hücum organizasyonlarını ortadan üretmeye çalıştığını gördük. O bölgede becerikli oyuncularla kurulan üçgenler ve pas trafikleriyle pozisyon üretmeyi bildiler. Maçtan sonra yaptığı açıklamada da Mancini özellikle David Silva’nın oyununa dikkat çekti. Yedek kulübesinin de Balotelli, Adam Johnson ve (Tevez) gibi oyunculardan kurulmuş olması Mancini’nin elini güçlendiriyor. Sürekli skoru değiştirebilecek bir silah oyuna sürme şansı veriyor. Keza bugün Tevez girer girmez neredeyse golünü atıyordu. Agüero ise ilk yarıda iki gol kaçırdı ki hayret ettim. Hiç onun gibi bir oyuncunun kaçıracağı goller değildi. Barry’nin golüne de küçük bir satır ayırmak gerekiyor. Ceza sahasının dışından ayağını kapatarak müthiş bir şut çıkardı ve çok kaliteli bir şutla golü yazdı.
Bolton’un maça başlama stratejisi aslında doğruydu. Malum City’nin öndeki ve orta sahadaki oyuncuları çok kaliteli. Bolton da bunu bildiği için tam saha pres yaparak City’nin defans oyuncularına baskı kurarak topu orada kapmak istedi. Bu şekilde rakibinin oyun ritmini de bozmayı başardılar. Yapamadıkları ve oyunun Bolton yarı alanında oynandığı dakikalarda ise zorluk çektiler.
Arsenal ve Chelsea’yi de izledikten sonra Manchester City’nin United’ın şampiyonluk yolunda bir numaralı rakibi olduğunu düşünmeye başladım. Bana kalırsa aynı zamanda Premier League’in en kaliteli kadrosuna da sahipler. Avrupa’da da İngiltere’de de bütün kupaları hedeflemek onlar için hayalcilik olmaz. Keza daha Samir Nasri gibi çok önemli bir oyuncunun daha önümüzdeki günlerde büyük ihtimalle City forması giyeceğini göz ardı etmemek gerekiyor. Mancini de bu transferi çabucak bitirmek istediklerini bugün belirtti.
20 Ağustos 2011 Cumartesi
Belçika karşısında Milli Takımımız
Valla hazırlık maçı ve ya değil Belçika ile 5 maç üst üste yapsak hepsini kazanmamız gerekir. Hani bir laf vardır “kazanma alışkanlığı” diye, kağıt üzerinde göründüğünden çok daha önemli bir kavram. Büyük takımların maça 1-0 önde başlamasının nedeni de budur. Sürekli kazanan bir takımsan, rakibin hele bir de gerideyse baskı altında oynar. Bizim de tekrardan bu alışkanlığı kazanmamız şart.
Bugün Belçika karşısında şunu gördük ki Ömer ve Semih forma girdikçe biz de daha iyiye gidiyoruz. Dış şutlarda hala çok bocalıyoruz. Bu nedenle içeriden üretilecek sayılar bizim için daha da fazla önem arz ediyor. Ömer’in gerek size’ını kullanarak aldığı hücum reboundların gerekse tepeden girerek smaçla bitirdiği pozisyonların hücumumuzda ne kadar önemli bir yer kapladığını bir kez daha gördük. İyi bir Semih de bizim için pota altında olmazsa olmaz oyunculardan.
Bugün kazanmamıza rağmen bence yine çok iyi bir performans ortaya koymadık, ama iyileşen uzunlarımızla biraz daha iş yapabildik. Bizim takımımızın önemli bir diğer sorunu ise bence yeni oyuncularla eski oyuncularımızın uyum sağlayamamış olması. Tabi ki daha ilk kez birlikte oynuyor olmalarından dolayı bu durum normal.
Ersan’ı da yeterince kullanamıyoruz, içeride olsun dışarıda olsun en önemli skor potansiyelimiz olan Ersan’ı mutlaka daha verimli kullanmaya başlamamız gerekiyor. Bu durumda Ersan’ın şut performansının düşük olmasının da etkisi bulunuyor. Onun da geçtiğimiz senelerdeki Ersan seviyesine yükselmesine çok ihtiyacımız var.
Oyun kurmada ve genel olarak 1 numara pozisyonunda ise Kerem’e fazla yük biniyor. Çıktığında ise hücumda daha da fazla bocalıyoruz. Hele bir ara Sinan Güler oyun kurmaya başladı ki açtığımız fark bir anda eridi. Ender’in daha etkili olmasını, Kerem oyundayken de gerek Hido gerek Preldzic’le hücumu yönlendirerek Kerem’in daha çok aktif dinlenebilmesini sağlamamız lazım.
Oyun karakteri olarak baskılı ve sürekli sert savunma prensibini benimsediğimiz için oyuncularımızın yorgunluk sorunu da baş gösteriyor. Bu noktada Orhun Ene’ye önemli iş düşüyor, çünkü sürekli bu tempoda oynamak oyuncularımızı yıpratıyor. Yeni oyuncularımızın çoğunun beklenen düzeyde olmadığını düşünecek olursak, rotasyonumuzun geçen seneden çok büyük farklar taşımayacağını tahmin edebiliriz.
Enes’i ise her maçta özel bir ilgiyle seyrediyorum. Kendisi gayret gösteriyor ve sürekli öğrenmeye daha iyi olmaya çalışıyor. Ancak kesin olan bir şey var ki o da şu anda bizim takımımıza katkı vermekten uzak. Amatörce ve tecrübesizliğine bağlı yaptığı hatalar genel ritmimizin de bozulmasına neden oluyor.
Belçika üst düzey bir ekip değil. Keza esas ve daha zorlu olan sınavımızı yarın Almanya karşısında vereceğiz. Nowitzki ve Kaman’ın da katılımıyla güçlenen Almanya karşısında işimizin zor olduğunu düşünüyorum.
Bugün Belçika karşısında şunu gördük ki Ömer ve Semih forma girdikçe biz de daha iyiye gidiyoruz. Dış şutlarda hala çok bocalıyoruz. Bu nedenle içeriden üretilecek sayılar bizim için daha da fazla önem arz ediyor. Ömer’in gerek size’ını kullanarak aldığı hücum reboundların gerekse tepeden girerek smaçla bitirdiği pozisyonların hücumumuzda ne kadar önemli bir yer kapladığını bir kez daha gördük. İyi bir Semih de bizim için pota altında olmazsa olmaz oyunculardan.
Bugün kazanmamıza rağmen bence yine çok iyi bir performans ortaya koymadık, ama iyileşen uzunlarımızla biraz daha iş yapabildik. Bizim takımımızın önemli bir diğer sorunu ise bence yeni oyuncularla eski oyuncularımızın uyum sağlayamamış olması. Tabi ki daha ilk kez birlikte oynuyor olmalarından dolayı bu durum normal.
Ersan’ı da yeterince kullanamıyoruz, içeride olsun dışarıda olsun en önemli skor potansiyelimiz olan Ersan’ı mutlaka daha verimli kullanmaya başlamamız gerekiyor. Bu durumda Ersan’ın şut performansının düşük olmasının da etkisi bulunuyor. Onun da geçtiğimiz senelerdeki Ersan seviyesine yükselmesine çok ihtiyacımız var.
Oyun kurmada ve genel olarak 1 numara pozisyonunda ise Kerem’e fazla yük biniyor. Çıktığında ise hücumda daha da fazla bocalıyoruz. Hele bir ara Sinan Güler oyun kurmaya başladı ki açtığımız fark bir anda eridi. Ender’in daha etkili olmasını, Kerem oyundayken de gerek Hido gerek Preldzic’le hücumu yönlendirerek Kerem’in daha çok aktif dinlenebilmesini sağlamamız lazım.
Oyun karakteri olarak baskılı ve sürekli sert savunma prensibini benimsediğimiz için oyuncularımızın yorgunluk sorunu da baş gösteriyor. Bu noktada Orhun Ene’ye önemli iş düşüyor, çünkü sürekli bu tempoda oynamak oyuncularımızı yıpratıyor. Yeni oyuncularımızın çoğunun beklenen düzeyde olmadığını düşünecek olursak, rotasyonumuzun geçen seneden çok büyük farklar taşımayacağını tahmin edebiliriz.
Enes’i ise her maçta özel bir ilgiyle seyrediyorum. Kendisi gayret gösteriyor ve sürekli öğrenmeye daha iyi olmaya çalışıyor. Ancak kesin olan bir şey var ki o da şu anda bizim takımımıza katkı vermekten uzak. Amatörce ve tecrübesizliğine bağlı yaptığı hatalar genel ritmimizin de bozulmasına neden oluyor.
Belçika üst düzey bir ekip değil. Keza esas ve daha zorlu olan sınavımızı yarın Almanya karşısında vereceğiz. Nowitzki ve Kaman’ın da katılımıyla güçlenen Almanya karşısında işimizin zor olduğunu düşünüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
