25 Ağustos 2011 Perşembe

Spor filmleri sevenler için "Hoosiers" ve "Glory Road"


Blogumuza bir bölüm eklemesi yapıp izlediğimiz, hoşumuza giden spor filmlerini buradan size ara sıra paylaşacağız. Spor filmi izlemeyi sevenler buradaki filmlere göz atarlarsa büyük ihtimalle seveceklerdir. İlk olarak 2 tane basketbol filmi paylaşacağım. İki film de Amerikan Kolej Basketbol (NCAA) liginde yer alan iki takımı konu alıyor. Bu filmler; Hoosiers ve Glory Road.

Öncelikle Hoosiers ile başlayalım. Bana kalırsa spor kategorisinde kült diyebileceğimiz filmlerden biridir. Basketbol ile ilgili olan herkesin keyifle izleyeceğini düşünüyorum. Hoosiers 1986 yapımı bir film ve başrolünde Koç Norman Dale karakteriyle Gene Hackman yer alıyor. Aynı zamanda gerçek bir hikayeden alıntı olduğunu da belirtelim. Filmde 1950'li yıllarda Indiana'nın küçük bir kasabasında bulunan bir kolej takımının NCAA finaline giden hikayesi anlatılıyor. Bahsi geçen dönemin basketbol anlayışını ve bu anlayışın değişim aşamasını çok keyifli bir şekilde görebiliyoruz. Hooisers'da Koç Norman Dale'ın o yıllarda oynatmaya çalıştığı, günümüz basketbolunun da temelini oluşturan "doğru şutu bulmadan önce en az 4 pas" felsefesi işleniyor. İlgilenenlere şöyle filmin fragmanını da şöyle verelim; http://www.imdb.com/video/screenplay/vi2983854873/. Basketbolun converseler ile oynandığı bir dönemi izlemek de insana ayrı bir eğlenceli geliyor.


Diğer önerdiğim film ise Glory Road. Öncelikle Hoosiers'ı sevenler bu filmi de sevecektir çünkü tema ve konu olarak birbirine yakın filmler. 2006 yılında çekilen Glory Road'da koç Don Haskins'in 1966 yılında batı Texas'taki küçük ve fakir bir takımı NCAA finaline götürmesi konu alınıyor. Ancak bu filmin benzerlerinden ayrışan bir yanı, o dönemdeki Amerikan toplumunun siyahi insanlara bakış açısını çok net bir şekilde gösteriyor. Don Haskins'in toplumda değer görmeyen ama yetenekleri çok yüksek 7 tane siyahi genci takımına katıp başarıya ulaşmasının hikayesini izliyoruz. )Ki o dönemde takımdan 1'den fazla siyahi oyuncu bulundurmaya bile şaşırtıcı bakılıyor.) Ben şahsen "zenci filmi" başlığı altındaki filmlerden çok haz etmiyorum, çünkü hepsi birbirinin aynısı geliyor. Ama bu filmde siyahi ve beyaz oyuncuların birbirine kenetlenmeleri bir "takım" olmaları çok güzel işlenmiş. Glory Road da gerçek bir hikayeden esinlenilmiş bir film. Böyle gerçek hikayeden esinlenilerek çekilen filmler bana spor filmleri arasında daha çekici ve güzel geliyor. İlgilenenler buyursun; http://www.imdb.com/video/screenplay/vi1095605529/.

Beşiktaş ve Bursaspor'un rövanş günü, kısaca Trabzonspor



Trabzonspor'un Şampiyonlar Ligi'ne katılacağının açıklanmasının ardından, Uefa Avrupa Ligi'nde mücadele eden iki takımımız kaldı. Bursaspor ve Beşiktaş. Onlar da bugün tur biletini almak için rakipleriyle tekrar karşılaşacaklar. Peki ihtimallerimiz nedir?

Öncelikle Beşiktaş'ta bir ihtimal durumundan söz edemeyiz. İlk maçta 3-0 gibi net bir skorla galip gelen siyah-beyazlılar bugün bir Rusya havası alıp eve dönecek. Hatta bence Veli gibi Burak Kaplan gibi genç oyuncuların bu maçta değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Simao'nun da geçen maç sakatlanarak çıkmasının ardından Burak'ın oynaması bize de onun hakkında bir fikir verecektir. Ancak bu tarz gençleri oynatmak için çok fazla oyuncuyu değiştirirseniz takımın ritmini de bozarsınız. O yüzden 2-3 oyuncunun ilk 11'e bu tarz maçlarda serpiştirilmesi doğru olur. Maçın saat 20.00'da olduğunu da hatırlatalım.

İlk maçta olduğu gibi bu maçta da Bursaspor'un işi zor olacak. Bursaspor'un kendi evinde 2-1 yenilmesi hiç hoş olmadı. Bana göre turun net favorisi zaten Anderlecht'ti ama bu şekilde bir yenilgi hoş olmuyor tabi ki. Nedense takımlarımızın Avrupa maçlarındaki şu amatör hataları bir türlü aşılamıyor. Trabzon olsun Bursa olsun diğer takımlarımız olsun öne geçtiğimiz anda panik oluyoruz. Ondan sonra kırmızı kart mı dersin, yapılan penaltılar mı dersin ne amatör hata ararsan var. Bunu basit bir açıklamayla "tecrübesizliğe" bağlayabiliriz. Ancak tecrübe kazanmak için de yapılan hatalardan ders çıkartmak gerekir. Bunu yapabiliyor muyuz? Şüpheliyim. Bursaspor'un maçı da 21.30'da.

Ayrıca Bursaspor'da Volkan, Sercan ve İbrahim Kaş'ın ilk maçın ardından kadro dışı bırakılması takımın moralini ve atmosferini bozabilir. Keza özellikle Volkan bu takımın en önemli (ve problemli) oyuncularından biriydi. Bir de bu olayın ikinci bir etkisi olabilir. Takımın genelinde bu karardan sonra bir hırslanma da olabilir. Bunun etkisinin nasıl olacağını maçın 5. dakikasında net görmüş oluruz.

Avrupa'daki takımlarımızdan bahsetmişken kısa bir paragraf da Trabzon'dan bahsedeyim. Bugün borsaya yapılan bildiride tahmini gelirin net 20m euro olacağı açıklandı. Peki şimdi ne yapmak lazım? Öncelikle Trabzonspor'un kadrosu oldukça yetersiz ve zayıf. Şu andaki oynadığı futbol itibariyle neredeyse puan alması bile zor gözüküyor. Bence ilk olarak yapılması gereken şey, gözden çıkarılan Volkan Şen'in transfer edilmesi. Volkan Trabzon'u Avrupa'da başarıya taşıyacak isim olamaz ama kesinlikle katkı verecektir. Şampiyonlar Ligi için bana göre kesinlikle bir orta saha oyuncusunun da transfer edilmesi gerekiyor. Savunmadan hücuma top taşımakta bu kadar sıkıntı çeken bir Trabzon Şampiyonlar Ligi seviyesindeki maçlarda çok dağılır. Savunmaya da takviye gerekiyor ancak transferin bitmesine sayılı günler kala bütün transferlerin doğru bir şekilde gerçekleştirilmesi zor gözüküyor.

Real Madrid - Galatasaray


Öncelikle uzun zamandan sonra Galatasaray’ı Real Madrid gibi bir takımla oynarken izlemek keyifliydi. Malum 4-5 senedir Şampiyonlar Ligi’ne gidilmediği için bu tarz maçları pek göremiyoruz. Bu maç Galatasaray’ın doğal olarak hazırlık döneminde verdiği en ciddi sınav oldu. Peki bu sınavdan geçti mi? Bana kalırsa evet geçti.

Maça çok istekli ve hırslı başlayan Galatasaray ilk 20 dakikada maça hükmeden taraftı. Maça başlayan 11’in en çok göze batan eksiği sol açığın etkili kullanılamamasıydı. Terim maçın başında Kazım’ı o bölgede kullanmaya çalıştı. Ancak Kazım’ın sol açıkta sağda olduğu gibi etkili olmayacağı aşikar. Galatasaray’a esas güç katan ise orta sahada oynayan üç yeni transferi; Eboue, Melo ve Selçuk. Üçünün de aynı anda sahada olması gerek teknik ve yetenek gerek ise oyun zekası olarak fark yaratıyor. Eboue’nin ise fiyat/performans açısından kusursuz bir transfer olduğu bir kez daha belirtmek gerekiyor. Bence Arsenal’de de gayet rahatlıkla oynayabilecek bir oyuncu. Avrupa’da oynanılmayacak bir senede Eboue’yi saçma sapan paralar saçmadan ikna etmek bir transfer başarısıdır. Orta sahada Sabri’nin ise aksadığını söylememiz gerekiyor. Çok top kaybı yapıyor ve gerekli yerde gerekli hamleyi yapamıyor. Orta saha oyuncusu ayağına topu aldığı anda 2-3 saniyede gerekeni yapması gerekir. Geç kaldıkça rakibin topu çalma ihtimali artar.

Bu 20 dakikadan sonra oyunun sonuna kadar maça hükmeden taraf tabi ki Real Madrid oldu. Galatasaray’da bu dakikadan sonra göze çarpan sorunların başında kesinlikle defansın yetersiz olması geliyor. Kalede Muslera gibi bir kaleci olmasa büyük ihtimalle daha farklı bir sonuç ortaya çıkardı. Bence Muslera bugün kalitesini ve farkını gösterdi. Kalecilik önsezilerinin çok iyi olması, pozisyonları sürekli takip edip ona göre hareket etmesi ve oyundan kopmayıp konsantrasyonunu sürekli yüksek tutması en büyük artıları. Yüklü maliyetinden çok daha fazlasını Galatasaray’a verecek gibi gözüküyor. Defans hattına gelecek olursak, özellikle Servet’in de çıkmasından sonra çok ama çok yetersiz bir hal aldığını gördük. Çağlar – Hakan ve Gökhan’ın bir arada oynadığı bir büyük takım defansı olamaz. Her ne kadar bugün Gökhan’ı beğenmiş olsam da, derinlemesine atılan toplarda bu kadar fazla geçit veren bir savunma hattı ilerleyen maçlarda da Muslera’ya çok iş düşeceğini bize gösterdi.

Daha maç başlamadan bile açıkça görünen bir sorun vardı; yedek kulübesinin yetersiz olması. Yedekten giren her oyuncu yerine girdiği ismi çok aratıyor. Belki yapılacak 1-2 tane daha transferle bu sorunun kısmen önüne geçilebilir. Transfer demişken bu akşamki haberlere göre Podolski ile anlaşılmış. Gelirse kendi adıma mükemmel bir transfer olduğunu düşünüyorum. Sol kanatta Arshavin’le beraber Arda’nın yokluğunu aratmayacak yegane isimdi. Büyük takımların kanat oyuncularının gole yakın oyuncular olması gerekir. Podolski ve bu sene müthiş bir çıkışa başlayan Kazım bu ihtiyacı giderecektir. Kazım önceki yıllarda golcü bir isim olmamasına rağmen bu sene bu anlamda da takıma katkı vereceğini düşünüyorum. İleri hatta ise Baros’u bugün hiç beğenmedim. Bana ilk geldiği senelerdeki Baros’u bir daha izleyemeyiz gibi geliyor. Eğer bahsedildiği gibi 7-8m euroluk bir teklif varsa bence kesinlikle satılması gerekirdi. Tabi ki bu saatten sonra satılıp yerine başka kaliteli bir forvet bulup alınması zor olur.

Kısacası Galatasaray için güzel bir hazırlık maçı oldu. Sabri kaptan olarak Sergio Ramos’un elini sıkıp kupa aldı. Evet ilginç bir görüntüydü. Son olarak Türk takımlarının genetik problemi duran top savunmasının bu sene de Galatasaray’ın başını çok ağrıtacağını söyleyebiliriz.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Daha mı iyi oldu şimdi TFF?

Tam her şey belli olmaya başlamışken bugün saat 6 buçuk civarlarında TFF’den flaş bir açıklama geldi ve Fenerbahçe’nin Avrupa Kupalarına gitmemesine karar verildi. Ancak bu kararı alanın Türkiye Futbol Federasyonu ve Mehmet Ali Aydınlar olmadığını ve kesinlikle UEFA’nın ittirmesiyle alındığını söylememiz gerekiyor.

Daha Federasyonun bu konuyla ilgili ilk açıklamasının hemen ardından yaptığımız eleştiri şuydu; bu şekilde “kulüpler Avrupa’ya gidip gitmemeye kendileri karar versin, şimdilik hiç bir şey kararlaştıramadık” tarzında bir karar, açıklama olamaz. Bunun netleşmesi gerekmekteydi. Keza Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne gittikten sonra soruşturmada her hangi bir suçu kanıtlanırsa Türkiye’nin gelecek 3-5 senede Avrupa’ya alınmayabileceği söz konusu olacaktı. Ancak bununla ilgili kesin bir kararı bizim Federasyonumuz veremedi.

Bugün yapılan açıklamada şu cümle gözlerden kaçmamalı.”UEFA gönderdiği yazıda, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bu sezon Şampiyonlar Ligi’ne katılmaktan çekilme kararı vermesi gerektiğini bildirmiştir.” Yani UEFA temsilcisi dün gelip soruşturmayı inceleyip gittikten sonra bu kararı bize dayatmıştır. Ben birkaç gün önce Ünal Aysal’a kulak verelim demiştim. Dediği laflardan biri şuydu; “Siz bir şeyler yapmazsanız başkaları sizin yerinize yapmak zorunda kalır.”. E peki daha mı iyi oldu şimdi. Kendi başımıza halledemediğimiz şeyi, Avrupa temsilcisi tarafından iteklenerek “rezil olarak” zorla yaptık. Uefa regülasyonları ve kuralları ne gerekiyorsa bunu yapmamız gerekiyordu.

Şu an Şampiyonlar Liginde hiçbir takımımız kalmadı. Türk futbolu açısından tabi ki çok kötü bir durum içerisindeyiz. Fenerbahçe’nin mali kaybı da azımsanmayacak boyutlarda. Ancak şunu kesinlikle unutmamalıyız, eğer ki Şampiyonlar Ligi’ne gidilseydi ve ters bir sonuç sonra çıksaydı, içine düşeceğimiz durum bütün bir ülke olarak çok çok daha kötü olurdu. Bu noktada taraftar gözlükleriyle bakmamamız lazım. Kısacası alınması zor bir karardı, biz alamadık, başkaları aldırttı.

Espn'den Türkiye saldırısı ve altındaki noktalar

Dün ESPN’de Rick Reilley tarafından yazılan yazıda açıkça Türkiye düşmanlığı yapıldı. Açıklamaların detaylarından bahsetmek ve irdelemek gerekiyor. Ancak yazı o kadar sert ve maksatlı yazılmış ki insanı rahatsız ediyor. Sanki orta çağda yaşıyormuşuz gibi bir havayla yazılan yazıda alenen oyunculara Türkiye’ye gitmeyin çağrısı yapılmış. “Irak, İran ve Suriye’ye sınırı olan Anti-Amerikan ve Anti-yahudi ülke” yazı içinde Türkiye için uygun görülen sıfatlardan sadece biri. Tabi ki bunu “özgürlüklerin ülkesi” olan “kusursuz” Amerika’dan bir yazarın yazdığını da unutmayalım.

Aslında yazıda bahsedilen şeylerin içinde doğruluk payı var. Örneğin 4 maçlık bir kötü serinin ardından oyuncuların önünde keçi kurban edilip kanının alınlarına sürmesi istenmiş ki, hak vermemiz lazım bir Amerikalı için tüyler ürpertici. Ancak bu bir gelenek diyelim ve geçelim çünkü bu tartışma bizim yerimiz değil. Bence kesinlikle böyle bir şeye bir yabancı oyuncu zorlanmamalı o başka. Ama işin esas kendimizi sorgulamamız gereken kısmı bu değil. Esas sorun sahaya yabancı madde atılması, seyircilerin sahaya girmesi ve ya Allahu Ekber naralarıyla İsrail’li oyuncuyu kovalamaları kısmı. Çünkü bunlar gerçekten oluyor ve kesinlikle spor salonlarına hiç mi hiç yakışmıyor. Allah aşkına tekbir çekerek İsrailli bir insanı kovalamanın bir spor arenasında ne işi var? Bunu yaparsan tabi ki zaten ön yargılı olan batı ülkelerinden iyi bir bakış açısı bekleyemezsin. Futbol’da bile 5-6 sene öncesine göre bu işlerde çok büyük azalma görebilirken spor salonlarımızda bu terörün yaşanması çok üzücü. Bu ülkede ne yazık ki deplasmanda şampiyonluğu kazanan takım kafasına en az çakmak en fazla koltuk yemeden kupasını alamıyor. Bunu Anadolu Efes’in şampiyonluğunda da Fenerbahçe Ülker’in şampiyonluğunda da gördük.

Oyuncuları soyunma odasına kadar kovalayınca mutlu olup egomuzu tatmin ediyoruz. Futbolda korumaya çok uğraştığımız marka değerimiz konu basketbol olunca arka planlara atılıyor demek ki. Oysa kıyaslayacak olursak futbolda her sene şampiyonlar liginde oynayan iki takımımızın, premier lig’de oynayan 5-6 oyuncumuzun olduğunu hatırlamıyorum.

Bir başka sorun ise bu oyuncuların paralarını alamamaları durumu. Ancak bu konuda konuşmak ne Rick Reilley’e düşer ne de gidip şikayet eden Amerika’lılara düşer. Bu durumdan muzdarip olan grup Türk oyunculardır. Yabancı oyuncular parasını alamasa zaten çeker gider sonra da mahkeme yoluyla şöyle böyle o parayı alırlar. Türk oyuncular ise kulübü mahkemeye verse ve ya bir şeyler yapmaya çalışsa vatan haini ilan edileceğini bildiği için susar. Yabancı oyuncu ve Türk oyuncu’ya bakış farkını üzülerek bu yaz Beşiktaş’ta bir kez daha gördük. Hani şu Temmuzun ortasında antrenmana çağırılan gelmezlerse sözleşmesi tazminatsız feshedilecek olan 3 oyuncudan bahsediyorum. Aynı zaman zarfında Deron Williams’ı 5m euroya ikna etmeye çalışıyorlardı sanırım.

Neyse Rick Reilley’nin Türkiye’de oynayan oyuncuların dediklerini çıkış noktası alarak yazdığı bu yazı haddini aşmış. Herhalde kendisi Türkiye’yi Birleşik Arap Emirliklerine bağlı falan sanıyor. Malum kahvaltıda genellikle humus yiyormuşuz öyle diyor. Ancak bu olaya da diğer çoğu şeyde yaptığımız gibi gözümüzü kapatıp saldırmayalım. Yazının içeriği biraz aynaya bakmamızı gerektiriyor. Çünkü bu bahsedilen şeylerin neredeyse hepsi oluyor. Önüne nasıl geçebiliriz bunun tartışılıp konuşulması gerekiyor. Basketbol gibi seyirci ile oyuncuların bu kadar yakın olduğu bir spor dalında her şey olabilir. Bunun önüne geçmek için belki de cezaların daha yüksek olması gerekiyor.

http://espn.go.com/espn/story/_/id/6887526/time-talk-turkey bu da okumak isteyenler için yazının linki.