25 Kasım 2011 Cuma

Lamar Odom Beşiktaş Milangaz'da!


Eveet, Deron Williams'dan sonra bir NBA yıldızı daha İstanbul'un yolunu tutuyor. Los Angeles Lakers'ın 3/4/5 numara oynayabilen 4 numara orjinli oyuncusu Lamar Odom lokavt bitene kadar siyah beyazlı formayı giyecek. Bu transferin gerçekleşmesinde Deron Williams'ın varlığının da önemli etkisinin olduğunu düşünüyorum. Çünkü Odom'un maaşı da çok yüksek değil. Sanıyorum ki aylık 180 bin dolara anlaşıldı.

Odom'un kalitesini tartışmaya gerçekten hiç gerek yok. Direkt olarak da katkı yapabilecek bir oyuncu ve takımın bu takviyeye ihtiyacı da vardı. Euroleague'de olsa fantasy challenge takımları için de önemli bir gelir kaynağı olurdu.

Tabi ki soru işaretleri değişmedi. Ya lokavt biterse? Ancak bu konuda Beşiktaş'ın bu sene şansı yaver gidiyor. Sezon başında bu zamana kadar lokavtın bitmesi bekleniyordu, en azından lig başlamasa bile anlaşmanın sağlanması bekleniyordu. Şu an ise bulunduğumuz durumda oyuncuların bu meseleyi mahkemeye taşıma çabası ve diğer tarafta NBA'in olası bir yeni teklifi var. Bu süreç uzadıkça (yani Beşiktaş bu kadroyu koruyabildikçe) siyah beyazlılar oynadığı kupalar için şampiyonluğun en önemli adaylarından.

Hepimizin "yakından tanıdığı" sosyetik isim Kim Kardashian'ın kardeşi Khloe ise Lamar Odom ile beraber. Yani Maria Sharapova'dan sonra bir ünlü bayan daha basketbol vasıtasıyla Türkiye'ye gelecek. Ancak Khloe Kardashian'ın da bir Alex olmadığını belirtelim.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Merhaba Futbol ben Türkiye!



Başlık sanırım yaşamamız gereken sürecin ve dönüşümün özetini yansıtıyor. Euro 2012 şansımızı mazide bıraktıktan sonra Guus Hiddink ile yolları ayırıp Abdullah Avcı’yı milli takımın başına getirerek bu süreci başlatmış olduk. Ancak bu sürecin gerekli olan değişimin sadece bir parçası olduğunu bilmeli ve sanki sürecin sonucuymuş gibi bir algı oluşturmamalıyız. Futbol krizimizi kafalarda milli takımımızla kısıtlarsak yine sıkıntıyı çözemeyiz. Takım düzeyinde de son yıllarda serbest düşüşteyiz ve bu durumun da temel nedeni kesinlikle ama kesinlikle kötü yönetmek ve yönetilmek. Kısacası futbolun bütün organlarıyla bir gelişim sürecine girmek zorundayız. Peki bu süreç nasıl olmalı?

1 – Günü kurtarmak yarını ipotek altına almaktır.

Günü kurtarmak.. Ne yazık ki Türk insanları olarak karakteristik özelliğimiz. Hayatlarımızda nasıl bugün kendimizi zorlamamak için yapmadığımız ve ertelediğimiz şeylerin zararını zaman geçtikte anlıyorsak, futbolda da durum çok farklı değil. Hem Milli Takım, hem de Kulüp bazında.. Aslında “günü kurtarmak” kağıt üzerinde çok klişe gözükse de belki de en ama en büyük problemimiz. Bunun önüne geçmek için kesinlikle ve kesinlikle alt yapı eğitimini geliştirmemiz gerekiyor. Genç milli takımlarımızın turnuvalarda devamlı başarılarının olup, aynı çocukların 20 yaşına geldiğinde gram ilerleyememiş olmalarının iki nedeni var. Ancak bu nedenler de birbirine geçmiş durumda. İlki; bu çocuklar kesinlikle üst düzey “temel futbol eğitimi” almıyor. Yani fundamental olarak eksik kalmış oyuncular yetişiyor. 13/18 yaş aralığı bence futbolun öğrenim sürecinin makul aralığı. İkincisi; gelecek vadeden oyuncuların çoğuna da yeterli şans verilmiyor. Şans verilmemesinin sebebi de hem yeniden başlığımızda dediğimiz gibi günü kurtarmak hem de bu oyuncuların çoğunun yaşları ilerleyince yetersiz kalması.

Altyapı kalitemizin yükselmesi geleceğimizin de temelini oluşturacak. Avrupa’nın üst düzey kulüplerinde oyuncular 21 yaşına geldiğinde “genç oyuncu” dan çok “olmuş oyuncu” düzeyinde top oynuyor. Bizim gençlik potansiyelimizin ne kadar büyük olduğunu düşünürsek, sağlam bir altyapının bize neler katabileceğini daha da net görmüş oluruz. Almanya’da yaşayan 3 milyon Türk’ten dünya yıldızları çıkarken 75 milyonluk Türkiye’den neden çıkmasın. Bu arada genç yaşta keşfedilmiş bu gençlere özel okulların burs imkanları sunmasını ve genç oyuncuların gelecek kaygılarını bir nevi hafifletmeleri de güzel bir destek olabilir diye düşünüyorum.

2 – Doğru sistemi ve rol modelimizi seçmek.

Günümüz futbolunda kullanılabilecek değişik sistemler var. Biz hem kulüp hem de milli takım olarak son yıllarda Barcelona’yı görüp gaza geldik ve bize en uymayacak sistemi seçtik. Evet 4-3-3 tabi ki. 4-3-3 dediğimiz sistemin seçilebilecek en zor sistemlerden biri olduğu kesin. Neden? Çünkü en geri hattan en ilerdeki oyuncuya kadar hem savunmayı hem hücumu tam anlamıyla kolektif olarak yapmak gerekiyor. Şöyle bir düşünecek olursak Türkiye’de hangi savunma oyuncusunun hücuma düzenli katkı verdiğini gördük ki. Belki birdir ikidir. 4-3-3’te savunma oyuncusu hem atik olmalı (çünkü savunma hattı kolektif oyun icabı ileride kurulur) hem de pas yapabilmeli. Orta saha oyuncuları ise çift yönlü olmalı ki bu da çok zor ve taşıması yorucu bir yük. Ancak orta sahamızın bölge bölge bakarsak en kalitesi yüksek hattımız olduğunu düşünüyorum. Onu da geçersek kanat oyuncuları kesinlikle skorer ve en ilerideki oyuncuya sürekli katkı veren oyuncular olmalı. Ki bu bölgede de Türkiye olarak büyük bir kriz yaşadığımızı söyleyebiliriz. Kanatların forvet özellikli olması da direkt olarak beklerin önemini arttırıyor. Orta sahada zayıf kalınmaması için beklerin hücumdayken pas oyununun içinde olması lazım. Sonuç olarak kesinlikle bu sistem bizim sistemimiz değil. En azından hali hazırdaki oyuncularla 4-3-3 zor.

Kendimize rol model olarak İspanya’yı seçmeyi bırakmalıyız. Almanya’nın birkaç senedir oynadığı futbol bence bizim için daha makul. Klasik özellikleri olan oyunu son ana kadar bırakmamak ve oyun disiplininden kopmamanın yanına teknik olarak da kabiliyetli oyuncuları koyan Almanlar mükemmele yakın bir karışım yakalamış durumdalar. 4-2-3-1 ‘le oynuyorlar ve o forvet arkasında oynayan oyuncunun Mesut olması yaratıcılığa önemli katkı yapıyor. Biz de bu bölgede Nuri’yi kanatta Arda’yı kullanırsak yaratıcılık olarak çok tıkanmayız diye düşünüyorum. Şöyle bir düşünürsek; Kaleci-Sol bek- Ömer Toprak- Serdar Kesimal (Aziz)- Gökhan Gönül hattının önünde Mehmet Topal- Selçuk İnan’ı koyarsak önüne de Arda-Nuri-Sağ Kanat(Töre) ve Burak Yılmaz tarzı bir kadronun önümüzdeki yılların omurgasını oluşturabileceğini söyleyebiliriz.

3 - Doğru teknik direktörü seçmek sistemin olmazsa olmazıdır.

Şüphesiz ki sportif başarıda teknik direktörün ve ya koçun payı büyüktür. Ne hikmetse Türkiye’de de en çok bu adamlar eleştirilir. Futbol bazında düşünecek olursak, teknik direktör olarak ayırmamız gereken üç tane adam var; Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş. Yine bu üç adamın Futbol arenamızdaki eleştirilere en çok maruz kalan aktörler olduğunu söyleyebiliriz. Yanlış anlaşılmasın eleştiri başka bir şey, hakaret ve aşağılamak başka şeyler. Eğer ki Mustafa Denizli’ye futbolu bilmiyor, Fatih Terim’in başarıları şanstır, Şenol Güneş şöyledir böyledir diyorsak tek kelimeyle ayıp ediyoruz. Fatih Terim ile ilgili çok güzel bir söz vardır, unutmamak lazım; “Milan’dan kovulmak için önce Milan’a gitmek gerekir.”.

Yeni jenerasyonda ise öne çıkan iki üç teknik adamımız var. Ertuğrul Sağlam ve Abdullah Avcı’yı direkt söyleyebiliriz ve belki Tolunay Kafkas’ı da ekleyebiliriz. TFF’de milli takımı emanet etmek için Abdullah Avcı’yı seçti. Doğru mu yaptı, bence kesinlikle doğru yaptı. Ancak Abdullah Avcı’nın görevi oldukça zor. Çünkü her an eleştiriler başlayabilir. Umarım geçmiş hatalarımızdan ders almışızdır ve teknik direktörümüze yapıcı eleştiriler yapmayı öğrenmişizdir. Milli takımı çalıştıran teknik direktörün oyuncularını çok iyi tanıması lazım. Bunun için de Avcı’dan daha iyi bir alternatif zor bulunur sanki. En büyük riski ise sürekli göz önünde bulunacak olmasından dolayı demin belirttiğim gibi haklı haksız çok eleştirilecek olması. Yeni yapılanmaların meyvelerini toplamak için ne yazık ki sadece doğru sistem, doğru hoca yetmiyor. Sabır göstermek gerekiyor. Çünkü sadece Aragones’i, Rijkaard’ı, Schuster’i ve Hiddink’i getirerek ne yazık ki Barcelona olunmuyor. Bu konuda şunu da eklemek istiyorum; genellikle hocaların sistemleri bellidir. Örneğin Rijkaard pas futbolu oynatır. Bu adama Servet ve Gökhan’ı verirsen istediğini alamazsın. Kısacası getirdiğin hocanın da kuracağın sistemle uyumlu olması zaruridir.

4 – Sabırrrr…

“Doğru sistem ve doğru anlayışla oluşturulmuş bir yapılanmaya” sabır göstermek farz. Bu da ne yazık ki karakteristik özelliklerimize ters düşüyor. Millet olarak her istediğimiz hemen olsun isteriz fakat tabi ki genelde bu iş böyle yürümez. Futbolda ise belki artık bu anlayışın ötesine geçmişizdir diye düşünüyorum. Çünkü bu sabırsızlıktan çok çektik. Bakalım Abdullah Avcı hak ettiği sabrı görecek mi. Bu konuda medyaya düşen pay da oldukça büyük. Çünkü insanları gelayana getirmekte üstlerine yok.


İşte durumumuz bu. Yapmamız gerekenler aslında ortada. Futbol dünyasını kasıp kavuran Barcelona’nın 2005’ten önce sadece bir 2005’ten sonra üç şampiyonlar ligi şampiyonluğu olduğunu biliyor muydunuz? Doğru bir yapılanmayla nerelere geldiler. Tabi ki biz ne kulüp ne de milli takım bazında öyle bir futbol beklemiyoruz ancak şu anda olduğumuz yerden çok daha yukarılara çıkabiliriz. Yeter ki bilinçlenmiş olalım.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Elveda Guti Hernandez

Jose Maria Gutierrez Hernandez, yani kısaca Guti, hatırlayacağımız gibi 2010-2011 sezonu öncesi, Yıldırım Demirören’in taraftarlarla barışma projesi adı altında transfer edilen 2 yıldız futbolcudan birisiydi (diğeri ise Quaresma’dır). Bu denli tanınmış bir oyuncunun transferi, Beşiktaş’ı reklam anlamında ileri taşımış olabilir belki ama sportif başarı konusunda Guti’den istediği verimi özellikle son dönemlerde bir türlü alamadılar ve gitti-gidecek derken sonunda resmi açıklama geldi ve Guti’nin sözleşmesi karşılıklı olarak feshedildi geçtiğimiz günlerde.

Peki, kısaca kimdir Guti ? Kariyerinde Beşiktaş öncesi sadece bir takım bulunur: Real Madrid. Altyapısı dahil 26 yıl boyunca Real Madrid formasını 600 maçtan çok giyen, Real kaptanlığına yükselmiş, takımıyla 5 La Liga şampiyonluğu, 3 UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 4 İspanya Kral Kupası kazanmış bir isimdi Guti.

Fakat bu denli kariyerli ve başarılı bir Guti, neden Beşiktaş’ta tutunamadı ve istenilen verimi veremedi ? Bunun başlıca sebebi, Guti zaten Beşiktaş’a geldiğinde 34 yaşındaydı. Hepimizin bildiği üzere İspanya’da Türkiye’ye oranla daha az fiziksel mücadele ve daha teknik bir oyun anlayışı var. 34 yaşında, fizik olarak düşüşe geçmiş, kariyeri boyunca İspanya dışında futbol oynamamış bir yıldızın Türkiye’deki sert futbola ve fizik mücadeleye ayak uydurabilmesi zaten sürpriz olurdu. Bir de şu açıdan bakmak lazım; Guti, attığı ara paslar, öldürücü toplar, oyunu okuyabilme yeteneği ile ön plana çıkan bir oyuncu. Fakat bazen o kadar sistemsiz oynuyor ki Beşiktaş, top almaya boşa kaçan, topsuz oyunda hareketli olan kimseyi göremiyoruz sahada, ee Guti bu durumda kime ara pas atabilirdi ki diye sorabiliriz…

Guti’nin aslında Beşiktaş performansına bakacak olursak, Beşiktaş’ın son 1,5 yılda çalıştığı 3 teknik direktörün periyotlarına bölmemiz gerekir. Guti’nin en efektif performansını, 2010-2011 sezonunun ilk yarısında, Berndt Schuster yönetiminde verdiğini görebiliyoruz. Schuster’in istifasından sonra takımın başına geçen Tayfur Havutçu ile beraber, Tayfur Hoca’nın koşan mücadele eden bir takım yaratma düşüncesi ile yavaşça yedek kulübesine çekilmeye başlanıyor Guti. Ve son dönem, Carlos Carvalhal döneminde iyice futbolcu olmaktan çıkıyor diyebiliriz. Carvalhal ile bir türlü yıldızı barışmayan Guti, çoğu maçta 18 kişilik kadroya giremeyen, sürekli magazin haberlerinin gündeminde olan, geceleri mekanlardan sarhoş bir şekilde çıkmasına alıştığımız, izin almadan ülkesine dönen, bazı antrenmanları kaçıran bir oyuncu konumuna geliyor, bunda da Carvalhal’in kendisini küstürdüğünü öne sürüyor. Carvalhal Guti’yi küstürdü diye mi böyle oldu, yoksa Guti böyle olduğu için mi Carvalhal Guti’yi kadro dışı bırakıyordu, onu bilemiyoruz tabii ki.

Sonuç olarak, bence Guti’nin bu saatten sonra Beşiktaş’a, Beşiktaş’ın da Guti’ye hiçbir faydası olmayacaktı ve en doğru karar alınarak sözleşme dostça karşılıklı olarak feshedildi. Guti’ye, Türkiye’nin ve özellikle Beşiktaş’ın isminin İspanyol medyasında daha sık geçmesini sağladığı için teşekkür ediyoruz ve eğer futbol hayatına devam etmeyi düşünüyorsa gelecek takımında başarılar diliyoruz kendisine. Adios GUTİ ..!

12 Kasım 2011 Cumartesi

YA SAKATLANMASAYDI !




Ve evet. Uzun bir aradan sonra “ Ya sakatlanmasaydı? “ yazısı yazmak istedim. Bu kadar gündemi meşgul eden konular mevcut iken biraz nostalji olsun hem de biraz kafalar dağılsın istedim. Bu sefer konuğumuz çok uzaklardan. Bütün basketbol dünyasının görüp görebileceği en yumuşak bileklere sahip pivotu. 2.29’luk dev Yao Ming.

Yao Ming, Çin’de Shangai Sharks takımında oynadıktan sonra 2002 NBA Draft’ında Houston Rockets tarafından 1.sırada seçildi. O sene takımın yıldızları Steve Francis ve Cuttino Mobley idi. Bu kadar topu paylaşmaktan yoksun iki adamla geçirdi ilk iki sezonunu Yao. İlk sezonunda 82 maçın tamamında oynamış ve bunların 72’sinde ilk beş çıkmıştı. Çaylak sezonunda 13.5 sayı 8.2 ribaunt 1.8 blok ortalamalarını tutturmasına rağmen yılın çaylağı ödülünü Amar’e Stoudemire’a kaptırdı. 03-04 sezonunda ilk 5’e tamamen yerleşen Yao, Houston’ın play-off’lara katılmasında büyük rol oynadı. Lakabı “ the dynasty “ olan bu dev için Houston Rockets formasını amblemini satış stratejilerini değiştirdi. Takımın amblemi ve forması Çin esintilerini taşıyor dersek yanılmış sayılmayız. Fakat ikinci sezonunu başarılı bir şekilde tamamladıktan sonra, onun kariyerini çok etkileyecek sakatlık sorunları baş göstermeye başlamıştı. 04-05’te 2, 05-06’ta 25, 06-07’de 34, 07-08’de 27, 08-09’da 5 maç kaçırdı çeşitli sakatlıklardan dolayı. Fakat asıl problem 08-09 sezonunun sonunda yaşadığı ciddi sakatlıkla başladı. Sol ayağındaki stres kırığı sebebiyle sahalardan uzun süre uzak kaldı dev pivot. 09-10 sezonunun tamamını kaçırdı.10-11 sezonunda ise geri döndü 18 maçta forma giydi fakat sakatlığı tekrarladı ve sezonu yine kapattı. 2011 yılının Temmuz ayında bir basın toplantısıyla basketbol kariyierini noktaladığını açıklayarak sevenlerini üzdü Yao Ming.

2002’den bu yana 476’sı ilk beş olmak üzere 486 maça çıkan, 6 kez All-Star heyecanını yaşayan ve sakatlığından ötürü oynayamadığı maçlar dahil hepsinde All-Star oylamasında birinci oldu. 9247 sayı attı ve 4494 ribaunt aldı ve kariyerini 19.2 sayı ve 9.2 ribaunt ortalamalarıyla noktaladı.

Peki Yao 4 ay önce noktaladığı basketbol kariyerinin dışında neler yapıyor? Öncelikle “ Yao Foundation “ adlı multi-milyonerlik bir yardım kuruluşunun başkanlığını yapıyor. Ayrıca Çin Basketbol Ligi takımlarından ve NBA’e gitmeden oynadığı takım olan Shanghai Sharks’ı satın aldı. Ve üniversiteye başladı. 30 yaşında olmasına rağmen, NBA için okulu erken bırakmasından dolayı tekrar üniversiteye dönme kararı aldığını açıklayan Yao, matemeatik, İngilizce ve modern Çin tarihi derslerini almakta.

Yazımı noktalamadan önce Yao Ming’le ilgili son bir olayı anlatmak istiyorum. Charles Barkley’i çoğunuz biliyorsunuzdur. Kariyerinin başlarında, Barkley bir iddia atmıştı ortaya. Eğer Yao bir maçta 19 sayının üstüne çıkarsa herkesin önünde bir eşşeğin k*çını öpeceğini söylemişti. Bu açıklamadan hemen 3 gün sonra oynadığı maçta 22dk’da 9/9 şut isabetiyle 20 sayı bularak Barkley’i tüm dünyaya rezil kepaze etmiştir.

David Stern’ün de söylediği gibi NBA ile Çin arasında kurulan köprünün temeli olduğunu ve NBA’in globalleşmesine, sevecen tavırlarıyla büyük yardım sağlayan, sakatlıklar izin verseydi eğer Hall of Fame’e kesin girebilecek olan bu Çinli dev pivotu parkelerde çok arayacağız gibi gözüküyor.


Yazıklar Olsun !


A Milli Futbol Takımımız, bugün büyük ümitlerle çıktığı EURO 2012 play-off ilk maçında Hırvatların bize verdiği futbol dersiyle sahadan 3-0 mağlup ayrıldı. Bu soğuk gecede gelen mağlubiyet, eminim ki hepimize soğuk birer duş etkisi yapmıştır.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki Milli Takım’ın bu durumlara düşeceği grup maçlarından belliydi. Kimse birbirini kandırmasın, Rıdvan Dilmen de “Biz bu değiliz” diyip şirin gözükmeye çalışmasın hiç maç boyunca ! Biz öyle bir takımız ki, deplasmandaki Azerbaycan maçını kaybetmiş, içerdeki maçı (Azeriler sağolsun ki) 1-0 gibi zar zor bir skorla geçebilmiş, evimizde oynadığımız Kazakistan maçında 90+5’te kullanılan serbest vuruşta rakibe çarparak gol atıp maç kazanabilen bir ekibiz.

Peki yaklaşık 5 milyon nüfuslu Hırvatistan, 12 milyon nüfuslu İstanbul deplasmanına gelip 75 milyonluk Türk Milli Takımı’nı sürklase edebiliyor ?! Bu soru için birçok cevap verilebilir ama ben en önemli faktörün futbolumuzdaki sistemsizlik ve rezalet altyapı eğitimi olduğunu düşünüyorum. Yoksa 75 milyon nüfustan ,ki futbol aşığı bir ülkeyiz, yetenekli futbolcu çıkmaması olanaksız. Ama gelin görün ki, şöyle bir milli takımın potansiyelli genç futbolcularına bakacak olursak; Gökhan Töre, Nuri Şahin, Ömer Toprak, Mehmet Ekici.. Hepsi Almanya doğumlu ve altyapı eğitimlerini orada almışlar. Almanya’da yaşayan az sayıda Türkten bu kadar yetenekli oyuncu çıkıyorsa 75 milyon nüfuslu ülkemizden çıkmaması gerçekten çok acı değil mi ? Neden yöneticilerimiz bu gerçeği görüp altyapıya yatırım yapmak yerine günü kurtarma uğruna saçma sapan yabancı futbolculara dünyanın parasını verir, Türk futbolunu yerin dibine batırırlar, söyleyecek bir şey bulamıyorum !

Gelelim maçın değerlendirmesine. Bu rezaletin değerlendirmesini yapmak gerçekten zor fakat elimden geldiğince yazayım bakalım birşeyler. Bugün maç öncesinde kağıt üzerinde baktığımızda Hırvatistan’la kafa kafaya, dengeli bir kadromuz olduğunu düşünüyordu çoğu kişi. Fakat oynadığımız futbol bir Lihtenştayn, bir San Marino ayarındaydı neredeyse. Ben uzun zamandır bu kadar organize olamayan, bu kadar aciz bir Milli Takım izlememiştim. Yanlış hatırlamıyorsam maç sonundaki şut sayımız 3, kaleyi bulan şut sayımız 0 dı! Kanatlardan ya tutarsa niyetinde açılan her orta, uzun Hırvat savunmasından geri döndü doğal olarak. Yüzde bakımından topla daha çok oynadı milli takım fakat üretkenlik konusunda bırakın “sınıfta kalmayı”, “okuldan atıldı” dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Tartışılan Guus Hiddink konusuna da değinmeden geçmeyelim. Oyuncu tercihleri bence oldukça kötüydü. Özellikle defans hattına bakarsak, sağ bekte hayatımda izlediğim en formsuz en kötü Gökhan Gönül, sol bekte takımına da kendine de hiçbir faydası olmayan formunun dibinde Hakan Balta, ilk defa milli formayı bu denli önemli bir maçta giyen stoper Giray Kaçar… Yükselen form grafikleri olan İsmail Köybaşı ve Mehmet Topuz 18 kişilik kadroda bile yoktular, Caner Erkin de maçta yedek soyundu. Ayrıca hem Galatasaray’ın hem Milli takımın hala neden Sabri Sarıoğlu tercihinde ısrar ettiğini anlamıyorum. İnternette “modern futbola tepki olarak doğan Sabri” gibi çok fazla geyiğini biliriz Sabri’nin, bu maçta bu söylemleri hak etti gerçekten ! Teknik direktörlük konusunda istikrardan yana bir tavrım olmasına rağmen, Guus Hiddink’in milli takıma şuana kadar ne katkısı ne artısı olmuş diye sormadan edemiyorum kendime (ve tabii ki Oğuz Çetin’in !)

Yazımı sonlandırmadan son olarak Volkan Demirel ve taraftar arasında yaşanan gerginliğe değinmek istiyorum. Taraftar açısından bakarsak, soğuk ve yağmurlu hava demeden bilet alıp maça gelmiş, büyük beklentisi olan taraftar, böyle bir futbol ve sonuç görünce oyunculara tepki göstermeleri çok normal bir durum. Fakat bu tepkinin özellikle Volkan Demirel üzerine yoğunlaşması bence hatalı. Tamam 2. golde çok büyük hatası vardı, ancak maç boyunca tel tel dökülen Hakan Balta, Sabri Sarıoğlu gibi oyuncular (Galatasaraylı oldukları için) ıslıklanmıyorsa, Volkan yuhalanıyorsa bu işte bir sorun var demektir. Maalesef milli takım taraftarlığı kültürü, en güzel örneği Hollanda’dır, bizde bir türlü oluşamadı. Hala maça giden taraftarlar Galatasaraylı gözüyle bakıyorlar maça ve oyunculara (maç TT Arena da oynandığı için böyle söylüyorum). Tabii olayın bir de Volkan açısından değerlendirmesi var. Volkan gibi yıllardır milli takımın kalesini koruyan bir kalecinin taraftarla diyaloğa girmesi doğru değil. Taraftar kızgın olmakta sonuna kadar haklı ve tepki gösterebilirler, fakat Volkan’ın hepimizin televizyondan izlerken dudaklarından okuyabildiğimiz, ağzından çıkan o çirkin küfürler de Volkan’ın ne denli ahlaklı(!) bir futbolcu olduğunu gözler önüne seriyor. Ne demiş Mustafa Kemal Atatürk : “Ben sporcunun zeki,çevik ve ahlaklı olanını severim”

Sonuçta, bu sonuçla milli takım, EURO 2012’ye katılma şansını rövanş maçındaki mucizelere bıraktı. Zaten katılmayı hak ediyor muyduk? Bence kesinlikle etmiyorduk. Gerçekten ülkemizi bu tip turnuvalarda izlemeyi özler olduk. Böyle devam ederse futbolumuz, bu hasret uzun süre devam edecek gibi…