21 Kasım 2011 Pazartesi

Merhaba Futbol ben Türkiye!



Başlık sanırım yaşamamız gereken sürecin ve dönüşümün özetini yansıtıyor. Euro 2012 şansımızı mazide bıraktıktan sonra Guus Hiddink ile yolları ayırıp Abdullah Avcı’yı milli takımın başına getirerek bu süreci başlatmış olduk. Ancak bu sürecin gerekli olan değişimin sadece bir parçası olduğunu bilmeli ve sanki sürecin sonucuymuş gibi bir algı oluşturmamalıyız. Futbol krizimizi kafalarda milli takımımızla kısıtlarsak yine sıkıntıyı çözemeyiz. Takım düzeyinde de son yıllarda serbest düşüşteyiz ve bu durumun da temel nedeni kesinlikle ama kesinlikle kötü yönetmek ve yönetilmek. Kısacası futbolun bütün organlarıyla bir gelişim sürecine girmek zorundayız. Peki bu süreç nasıl olmalı?

1 – Günü kurtarmak yarını ipotek altına almaktır.

Günü kurtarmak.. Ne yazık ki Türk insanları olarak karakteristik özelliğimiz. Hayatlarımızda nasıl bugün kendimizi zorlamamak için yapmadığımız ve ertelediğimiz şeylerin zararını zaman geçtikte anlıyorsak, futbolda da durum çok farklı değil. Hem Milli Takım, hem de Kulüp bazında.. Aslında “günü kurtarmak” kağıt üzerinde çok klişe gözükse de belki de en ama en büyük problemimiz. Bunun önüne geçmek için kesinlikle ve kesinlikle alt yapı eğitimini geliştirmemiz gerekiyor. Genç milli takımlarımızın turnuvalarda devamlı başarılarının olup, aynı çocukların 20 yaşına geldiğinde gram ilerleyememiş olmalarının iki nedeni var. Ancak bu nedenler de birbirine geçmiş durumda. İlki; bu çocuklar kesinlikle üst düzey “temel futbol eğitimi” almıyor. Yani fundamental olarak eksik kalmış oyuncular yetişiyor. 13/18 yaş aralığı bence futbolun öğrenim sürecinin makul aralığı. İkincisi; gelecek vadeden oyuncuların çoğuna da yeterli şans verilmiyor. Şans verilmemesinin sebebi de hem yeniden başlığımızda dediğimiz gibi günü kurtarmak hem de bu oyuncuların çoğunun yaşları ilerleyince yetersiz kalması.

Altyapı kalitemizin yükselmesi geleceğimizin de temelini oluşturacak. Avrupa’nın üst düzey kulüplerinde oyuncular 21 yaşına geldiğinde “genç oyuncu” dan çok “olmuş oyuncu” düzeyinde top oynuyor. Bizim gençlik potansiyelimizin ne kadar büyük olduğunu düşünürsek, sağlam bir altyapının bize neler katabileceğini daha da net görmüş oluruz. Almanya’da yaşayan 3 milyon Türk’ten dünya yıldızları çıkarken 75 milyonluk Türkiye’den neden çıkmasın. Bu arada genç yaşta keşfedilmiş bu gençlere özel okulların burs imkanları sunmasını ve genç oyuncuların gelecek kaygılarını bir nevi hafifletmeleri de güzel bir destek olabilir diye düşünüyorum.

2 – Doğru sistemi ve rol modelimizi seçmek.

Günümüz futbolunda kullanılabilecek değişik sistemler var. Biz hem kulüp hem de milli takım olarak son yıllarda Barcelona’yı görüp gaza geldik ve bize en uymayacak sistemi seçtik. Evet 4-3-3 tabi ki. 4-3-3 dediğimiz sistemin seçilebilecek en zor sistemlerden biri olduğu kesin. Neden? Çünkü en geri hattan en ilerdeki oyuncuya kadar hem savunmayı hem hücumu tam anlamıyla kolektif olarak yapmak gerekiyor. Şöyle bir düşünecek olursak Türkiye’de hangi savunma oyuncusunun hücuma düzenli katkı verdiğini gördük ki. Belki birdir ikidir. 4-3-3’te savunma oyuncusu hem atik olmalı (çünkü savunma hattı kolektif oyun icabı ileride kurulur) hem de pas yapabilmeli. Orta saha oyuncuları ise çift yönlü olmalı ki bu da çok zor ve taşıması yorucu bir yük. Ancak orta sahamızın bölge bölge bakarsak en kalitesi yüksek hattımız olduğunu düşünüyorum. Onu da geçersek kanat oyuncuları kesinlikle skorer ve en ilerideki oyuncuya sürekli katkı veren oyuncular olmalı. Ki bu bölgede de Türkiye olarak büyük bir kriz yaşadığımızı söyleyebiliriz. Kanatların forvet özellikli olması da direkt olarak beklerin önemini arttırıyor. Orta sahada zayıf kalınmaması için beklerin hücumdayken pas oyununun içinde olması lazım. Sonuç olarak kesinlikle bu sistem bizim sistemimiz değil. En azından hali hazırdaki oyuncularla 4-3-3 zor.

Kendimize rol model olarak İspanya’yı seçmeyi bırakmalıyız. Almanya’nın birkaç senedir oynadığı futbol bence bizim için daha makul. Klasik özellikleri olan oyunu son ana kadar bırakmamak ve oyun disiplininden kopmamanın yanına teknik olarak da kabiliyetli oyuncuları koyan Almanlar mükemmele yakın bir karışım yakalamış durumdalar. 4-2-3-1 ‘le oynuyorlar ve o forvet arkasında oynayan oyuncunun Mesut olması yaratıcılığa önemli katkı yapıyor. Biz de bu bölgede Nuri’yi kanatta Arda’yı kullanırsak yaratıcılık olarak çok tıkanmayız diye düşünüyorum. Şöyle bir düşünürsek; Kaleci-Sol bek- Ömer Toprak- Serdar Kesimal (Aziz)- Gökhan Gönül hattının önünde Mehmet Topal- Selçuk İnan’ı koyarsak önüne de Arda-Nuri-Sağ Kanat(Töre) ve Burak Yılmaz tarzı bir kadronun önümüzdeki yılların omurgasını oluşturabileceğini söyleyebiliriz.

3 - Doğru teknik direktörü seçmek sistemin olmazsa olmazıdır.

Şüphesiz ki sportif başarıda teknik direktörün ve ya koçun payı büyüktür. Ne hikmetse Türkiye’de de en çok bu adamlar eleştirilir. Futbol bazında düşünecek olursak, teknik direktör olarak ayırmamız gereken üç tane adam var; Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş. Yine bu üç adamın Futbol arenamızdaki eleştirilere en çok maruz kalan aktörler olduğunu söyleyebiliriz. Yanlış anlaşılmasın eleştiri başka bir şey, hakaret ve aşağılamak başka şeyler. Eğer ki Mustafa Denizli’ye futbolu bilmiyor, Fatih Terim’in başarıları şanstır, Şenol Güneş şöyledir böyledir diyorsak tek kelimeyle ayıp ediyoruz. Fatih Terim ile ilgili çok güzel bir söz vardır, unutmamak lazım; “Milan’dan kovulmak için önce Milan’a gitmek gerekir.”.

Yeni jenerasyonda ise öne çıkan iki üç teknik adamımız var. Ertuğrul Sağlam ve Abdullah Avcı’yı direkt söyleyebiliriz ve belki Tolunay Kafkas’ı da ekleyebiliriz. TFF’de milli takımı emanet etmek için Abdullah Avcı’yı seçti. Doğru mu yaptı, bence kesinlikle doğru yaptı. Ancak Abdullah Avcı’nın görevi oldukça zor. Çünkü her an eleştiriler başlayabilir. Umarım geçmiş hatalarımızdan ders almışızdır ve teknik direktörümüze yapıcı eleştiriler yapmayı öğrenmişizdir. Milli takımı çalıştıran teknik direktörün oyuncularını çok iyi tanıması lazım. Bunun için de Avcı’dan daha iyi bir alternatif zor bulunur sanki. En büyük riski ise sürekli göz önünde bulunacak olmasından dolayı demin belirttiğim gibi haklı haksız çok eleştirilecek olması. Yeni yapılanmaların meyvelerini toplamak için ne yazık ki sadece doğru sistem, doğru hoca yetmiyor. Sabır göstermek gerekiyor. Çünkü sadece Aragones’i, Rijkaard’ı, Schuster’i ve Hiddink’i getirerek ne yazık ki Barcelona olunmuyor. Bu konuda şunu da eklemek istiyorum; genellikle hocaların sistemleri bellidir. Örneğin Rijkaard pas futbolu oynatır. Bu adama Servet ve Gökhan’ı verirsen istediğini alamazsın. Kısacası getirdiğin hocanın da kuracağın sistemle uyumlu olması zaruridir.

4 – Sabırrrr…

“Doğru sistem ve doğru anlayışla oluşturulmuş bir yapılanmaya” sabır göstermek farz. Bu da ne yazık ki karakteristik özelliklerimize ters düşüyor. Millet olarak her istediğimiz hemen olsun isteriz fakat tabi ki genelde bu iş böyle yürümez. Futbolda ise belki artık bu anlayışın ötesine geçmişizdir diye düşünüyorum. Çünkü bu sabırsızlıktan çok çektik. Bakalım Abdullah Avcı hak ettiği sabrı görecek mi. Bu konuda medyaya düşen pay da oldukça büyük. Çünkü insanları gelayana getirmekte üstlerine yok.


İşte durumumuz bu. Yapmamız gerekenler aslında ortada. Futbol dünyasını kasıp kavuran Barcelona’nın 2005’ten önce sadece bir 2005’ten sonra üç şampiyonlar ligi şampiyonluğu olduğunu biliyor muydunuz? Doğru bir yapılanmayla nerelere geldiler. Tabi ki biz ne kulüp ne de milli takım bazında öyle bir futbol beklemiyoruz ancak şu anda olduğumuz yerden çok daha yukarılara çıkabiliriz. Yeter ki bilinçlenmiş olalım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder