15 Nisan 2012 Pazar

Fenerbahçe'den "süper" başlangıç



34 haftadır devam eden normal sezonun çok fazla bir anlam taşımadığı, ilk 4 sıradaki takımın yerinin bu 6 haftada belirleneceği Spor Toto Süper Final açılışı bugün Kadıköy’de yapıldı. Aslına bakarsak Süper Final açılış maçının cumartesi günü oynanması gereken Beşiktaş-Galatasaray olması gerekiyordu. Ancak bir önceki yazımda yazmıştım, “İnönü Stadı’nın akıbeti ne olacak ?” diye. Cevabını veriyorum : Yoğun yağış yüzünden göl oldu(!) Şaka bir yana, dolayısıyla açılış maçı bu maça sarkmış oldu ve Fenerbahçe, evinde Trabzonspor’u 2-0’la geçerek Süper Final’e kendi adına süper bir başlangıç yapmış oldu.

Fenerbahçe, kendi evinde oldukça etkili oynayan bir ekip ancak kendilerine her daim problem yaratan, ters gelen Trabzonspor’u bu denli rahat, güle oynaya yenmesini çoğu kişi beklemiyordu. Nasıl mı oldu bu durum ? Maça şöyle bir bakarsak, Fenerbahçe’nin “Ah bu da kaçar mı” diyebileceğimiz, %100 gollük çok sayıda pozisyonunun olmamasına rağmen, mental olarak, kazanma arzusu olarak bu maça Trabzon’dan 2-3 kat daha hazır olduğunu, bunun da galibiyeti getirdiğini düşünüyorum. Ayrıca, Fenerbahçe’nin birçok maçta hastalık haline gelen, öne geçtikten sonra geriye yaslanıp ciddi baskı yeme özelliğini bugün göstermemesi, tam aksine öne geçtikten sonra da çok iyi pas yapıp, top çevirip oyun hakimiyetini elinde tutması da, 3 puanı getiren çok önemli bir faktör olmuş oldu.

Peki Fenerbahçe için birçok olumlu şey söyledik, bunda Trabzonspor’un oyununun payı nedir ? Tartışmasızdır ki Trabzonspor’un bu denli kötü oyunu, Fenerbahçe’yi ön plana çıkaran başlıca özellik olmuş oldu. Tamam, şampiyonluk şansınız matematiksel olarak devam etse de mantıksal olarak yok, ama yine de Süper Final’e girmiş, normal ligi 3. bitirmiş bir takımın bu denli kötü oynaması kabul edilemez bir durum. Şöyle bir sahaya bakıyoruz, Colman kayıplarda, sürekli 3 kişinin arasına giriyor baskı yiyor ve top kaybediyor, Zokora kayıplarda, Burak ilerde tek başına, ayağına doğru düzgün top değmedi diyebiliriz. Bireysel kötü performanslara ek olarak, takım olarak da Fenerbahçe’nin pas trafiğine ayak uyduramayıp, çok fazla pas hatası ve top kaybı yapmaları, Trabzonspor’u evine eli boş dönmesine sebep oldu.


Bireysel olarak Fenerbahçe’den Gökhan Gönül’ü bu maçta çok beğendiğimi belirtmem gerekir. 90. dakikada bile rakip korner direğinde bek oyuncusuna baskı yapıp korner kazandıran, bu sezon bir türlü ulaşamadığı geçen sezonki formuna, “ciğersiz” Gökhan Gönül’e, bu maçta geri dönüş sinyalleri verdi Gökhan. Trabzonspor’da ise hiç güven vermeyen takım savunmasına rağmen, tek ön plana çıkan ismin, yaptığı birkaç kritik müdahale ve geçirmediği hava topları ile genç Mustafa Yumlu olduğunu düşünüyorum.

Yazımı noktalarken, Emre Belözoğlu’ya bir parantez açalım. Zokora maç sonrası yaptığı açıklamada, Emre’nin kendisine “pis zenci” dediğini iddia etmiş. Eğer ki Emre böyle bir şey yaptıysa (ki İngiltere’de de ırkçılıkla suçlanmıştı kendisi), bırakın 3-5 maç cezayı, futbol lisansının alınmasını ve Türk futbolunun böyle ahlaklı(!!) bir futbolcudan kurtulmasını temenni ediyorum. Emre’nin bu 1-2 değil kaçıncı vukuatı, eğer bu iddia doğruysa artık yeter… Son olarak da maç öncesi koreografi sırasında ipleri kopan 3D pankartın altında kalan ve ciddi yaralanan Fenerbahçe taraftarına ve maç içerisinde burnu kırılan Burak Yılmaz’a en içten dileklerimle geçmiş olsun diyorum. Futbolun dostluk unsurunu ve Fair-play özelliğini ciddi anlamda unutmaya başladık ne yazıkki…

14 Nisan 2012 Cumartesi

Spor'da profesyonellik..



Şans eseri sporla iç içe bir ailede doğmuşum. Kendimi bildim bileli evde futbol maçları izlenir, tartışmalar çıkar ve dalgalar geçilir. “Ben olsam atardım!” geyikleri döner. Sonra da işin olmazsa olmazı her iki taraf da hakeme bir güzel giydirir. Keyiflidir baştan sona, eğer ki galip tarafsanız daha da hoş.

İşin bir de oynama kısmı var tabi ki.. Ben profesyonel olarak hiç spor yapmadım ama her Türk çocuğu gibi topa vurarak geçti çocukluğumun önemli bir kısmı. Sonra aşağı yukarı ergenlik zamanlarıyla beraber oynama kısmının basketbola kaymasıyla devam etti bu tutku. Benim gibi ya da benden daha fazla süre amatör olarak bu sporlarla uğraşmış herkes sporun o başka hiç bir şeyde yakalanamayacak olan hazzını tatmıştır. İyi hoş da, bir de bunu iş olarak seçtiğimizi düşünelim. Yani keyfi değil de profesyonel olarak spor yaptığımızı. Birçok kişi benim gibi ilk bakışta “cennet” cevabını yapıştıracaktır. Hayatta yapmaktan en çok keyif aldığın şeylerden birini yapacaksın ve de üzerine sana para verecekler. Bir de üzerine ünlü olma ihtimalin var, oh ne ala. Ancak bu “iş”te de hayatın hemen her noktasında olduğu gibi madalyonun diğer bir yüzü var.

Beni bu “sporda profesyonellik” ile ilgili düşünmeye iten şey aslında geçenlerde yaşadığım küçük çaplı bir sakatlık oldu. Yine bir spor kazası yaşayarak ciddi bir şekilde ayak bileğimi burktuktan sonra yapmam gereken fizyoterapi çalışmasını yapmamam sonucu, 2 ay geçmesine rağmen bileğimin bana sıkıntı yaşatması “ulan bu aslında çok ciddi bir iş” düşüncesini oluşturdu. Çünkü biz amatör olarak, spor yapmak için keyif aldığımız için basketbol oynuyoruz. Ancak profesyonel isen senden her maçta aşağı yukarı belli bir standartta performans sergilemen bekleniyor. Çünkü takımın senin o seneki performanslarını satın almış bir kere. Yani sakatlandıysan bir an önce iyileşmen lazım, kendin için olduğundan daha fazla senden bir şeyler beklemesi karşılığında sana para veren takımın için. Örneğin: Amerika’da spora genel olarak bu “entertainment business” olarak bakma durumu çok daha uçuk durumda. Nba oyuncularının ve çok da emin değilim ama beyzbolcuların (bknz. Moneyball) transferlerinde söz hakları bile yok. Tabi oyuncunun Kobe Braynt olmadığı örnekten bahsediyoruz. Utanmasalar köle ticareti şeklinde işletecekler yani sistemi. Düşünsenize gece yatıyorsunuz yatağınıza Çanakkale’de, sabah uyanıyorsunuz ve menejeriniz gelip Adana’ya transfer olduğunuzu söylüyor. Ben Çanakkale’de ev mi tutmuşum, çocuğumu okula mı yazdırmışım, hava civa. Neyse konudan daha fazla sapmayayım.



Şu bir gerçek ki, sporu sadece bir iş olarak gören bir sporcunun üst seviye hedeflere varması çok zor. Allah vergisi çok üst düzey yeteneklere sahiptir, kendisini bir yere kadar taşıyabilir o ayrı. Yoksa profesyonel bir sporcunun yaptığı işi kesinlikle sevmesi gerekir. Her gün yapılan idmanlar, sürekli kontrollü olunması gereken bir beslenme düzeni, belli saatlerde uyuma gerekliliği.. Yaptığın işten zevk almıyorsan bütün bunlar ve bunun gibi onlarca başka şey çekilir mi?

Hemen her iş için genel geçer mantık şudur: işinde iyiysen, iyi para kazanırsın. Ancak ne yazık ki bizim ülkemiz özelinde sporcularla ilgili bunu söyleyemeyiz. Eyvallah futbolcular, basketçiler iyi kazanıyor (hatta hak ettiğinden bile fazla) olabilir ama ya diğer sporlar? Atletizmle uğraşanlar? Sporun içinde oyuncu olarak aktif olabildiğin zaman zarfı zaten çok geniş değil. Belli yaşlardan sonra beyinin istediğini vücut gerçekleştiremez. Aslında sporculuğu seçmek ne denli bir büyük bir risk taşıyor. Üst düzeyde çalışabildiğin yıllarda ne kazandıysan, yanına o kalıyor. Bir de sakatlık problemleriyle uğraşıp, kariyerini erken bitirmek zorunda kalanlar var tabi..

Sözün özü demek istediğim şey şu: o sahalarda izlediğimiz, parkelerde kızdığımız oyuncuların yapmaya çalıştığı şey bizlerin oynadığı oyunlardan çok farklı. Eleştirilerimizde biraz daha hoş görülü ve toleranslı olmaya bakalım. He eleştirimizi yine yapalım, ona bir lafım yok. Ancak eleştirilerimizi aldıkları paraya ve yaptıkları spora saygı göstermeyen, sporun ruhunu oluşturan terin son damlasına kadar mücadeleyi göz ardı eden oyunculara yöneltelim. Yoksa birkaç maç kötü oynadı diye birilerinin kellesini istemek çok kolay. İzlediğiniz kişiye makine muamelesi yapmak çok kolay..

İnönü Stadı’nın akıbeti ne olacak ?



Beşiktaş İnönü Stadyumu… Sıradan bir stat değil, öyle bir stattan bahsediyoruz ki bulunduğu bölge (Dolmabahçe Sarayı’nın komşusu ve neredeyse boğaza sıfır konumu) sayesinde Avrupa’nın en ünlü gazeteleri olan The Times ve The Guardian’ın belirlemiş olduğu “Dünyanın en güzel statları” listesinde ilk 5’e girmiş bir futbol mabedi burası. Ancak yaşlanan bu stat, İstanbul’da olası bir depremde ciddi tehlike arz etmekte. Ee durum böyle olunca, Beşiktaş’ın her başkan adayının taraftara ilk vaatlerinden biri de İnönü Stadı’nın yıkılıp yerine daha büyük ve daha modern bir stat yapmak olmuştu şuana kadar. Her yıl sezon sonunda kazma vuruldu vurulacak derken, Anıtlar Kurulu ile bir türlü anlaşmaya varılamaması sonucu İnönü Stadı’nın tek değişen kısmı yenilenen çimleri oluyordu.


Bu konuda Beşiktaş Kulübünün önüne taş koyan başlıca isim şüphesiz ki Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dır. Yaptığı her açıklamasında, İnönü Stadı’nın yıkılıp büyütülerek tekrar yapılma fikrine karşı olduğunu belirten bakan, Dolmabahçe’nin tarihi dokusunun korunması konusunda çok hassas olduğunu bizlere göstermiştir. Evet, o bölge tarihi bir bölge, hemen Dolmabahçe Camii, sarayı ve saat kulesine komşu bir stadyum, katılıyorum. Evet, eski açık tribününün bulunduğu yer “tarihi eser” kapsamında, buna da tamam. Ancak hem üzülerek hem kızarak söylüyorum ki, madem bu kadar hassaslar bu konuda, denizden bakıldığında muhteşem görünen o tarihi dokunun hemen arkasında izbandut gibi yükselen 34 katlı Ritz Carlton oteli acaba rahatsız etmiyor mu kendilerini ? Ek olarak, bilenler bilir, Beşiktaş-Kadıköy vapur iskelesinin hemen orda yapılmakta olan otel inşaatının, Dolmabahçe Sarayı duvarlarında çatlaklar oluşturduğunu, boğazın silüetini de tamamen bozduğunun farkındalar mı acaba da İnönü Stadı’nın yenilenmesi ve Saray seviyesinden daha yüksekte olmasına bu denli karşı çıkıyorlar ? Yazılabilecek daha çok şey var ancak, neyse, bu kadar siyasete dalmayalım…



Beşiktaş’a yapılan bir teklif ise TT Arena modeli gibi, o bölgeyi hükümete verip, karşılığında TOKİ’nin başka bir araziye yepyeni bir stat inşa etmesi teklifiydi. Ben bir Beşiktaşlı olarak bu teklife şiddetle karşı çıkıyorum. İnönü Stadı’nın bulunduğu bölge olağanüstü bir yer, böyle bir yerden vazgeçmek hiç akıl karı olmaz ki zaten böyle bir niyeti de yok Fikret Orman ve yönetici arkadaşlarının. Ek olarak, Beşiktaş kurulduğundan beridir bir semt takımı. Beşiktaş’ı Beşiktaş semtinden koparmak, taraftarın ruhunu emmek gibi olacaktır.

Eh madem deprem riski taşıyor dedik, ve de o bölgeden taşınmasın dedik, o zaman bir orta yol bulunmak zorunda. Şuana kadar çıkmazda olan stadın yıkılıp tekrar yapılma fikri, Beşiktaş’ın yeni başkanı Fikret Orman’ın başbakan ve kültür bakanıyla uzlaşmaya varması sonucu sanırsam artık bir sonuca varmak üzere, basından duyduğumuz kadarıyla… Her Beşiktaşlı ister ki aynı yerde 50-60bin kişilik bir statları olsun, içinde alışveriş merkezi-restoran gibi kulübe gelir kaynağı olacak tesisler olsun. Ancak o bölgeden vazgeçilmiyorsa, gerçekçi olmak gerek, 40bin kişiden büyük ve bahsettiğim tesisleri içeren bir stadı anlaşılan o ki kabul ettiremeyecek Beşiktaş yönetimi.


Şuanda konuşulan son örnek proje ise Berlin Olimpiyat Stadı… Berlin Olimpiyat’ın dış duvarları da sanki tarihi bir esermiş gibi yapılmış. İnönü Stadı’nın dış duvarları da gayet Dolmabahçe Sarayı’nın duvarıymış gibi, sanki tarihi bir esermiş gibi yapılıp düzenlenebilir diye düşünmekteyim. Böylece hem tarihi dokuyu korumuş olursunuz, hem de yeni ve daha modern bir stada sahip olmuş olursunuz. Bakalım yıllardır Arap saçına dönmüş olan bu konu nasıl sonuçlanacak, İnönü Stadı’nın akıbeti ne olacak ??

13 Nisan 2012 Cuma

Zaman Beşiktaş için doğru işler yapma zamanıdır..



Türkiye'mizin en büyük 4 kulübünden biri olan Beşiktaş, şüphesiz ki hem şirket hem de futbol takımı olarak iyi bir durumda değil. Yüzlerce milyon liralık borç batağında olan ardı ardına bilançolarında zarar yazan bir şirket ve tüm sevenlerini hayal kırıklığına uğratmış, Beşiktaş ruhunu yansıtmayan bir takım. Şöyle bir tabloya baktığımızda aslında Galatasaray'ın geride bıraktığımız dönemdeki halini çok anımsatan bir görüntü çıkıyor karşımıza. Galatasaray içine düştüğü bu kaostan Ünal Aysal gibi değerli bir başkan ve yönetim grubuyla çıkmayı bildi. Şimdi sıra Beşiktaş'a geldi. Siyah-Beyazlıları içinde bulundukları karanlık tablodan çıkartmak için göreve gelen Fikret Orman'a Allah kolaylık versin, çünkü işleri hiç kolay değil. Ancak tedbirli adımlar atarak, her hareketini düşünüp tartarak ve en önemlisi doğru işler yaparak Beşiktaş'ı hak ettiği yere taşıyabilirler.

Fikret Orman'ın açıklamalarından anladığımız kadarıyla, genel olarak bir "küçülme politikası" uygulayacak Beşiktaş. Ancak bu politika gerçek anlamda iki tarafı keskin bir bıçak. Çünkü hemen hemen her şirkette olduğu gibi, futbol şirketlerinin de yaşamlarını sürdürebilmeleri için esas faaliyet karlarını yükseltmeleri gerekir. Doğal olarak kulüplerimizin esas faaliyet karlarını da futbol takımlarının başarısı oluşturuyor. Yani küçülme politikası çok riskli bir politika aslında. Ancak şu içinde bulunulan şartlar dahilinde bu "küçülme"nin gerekli olduğuna ben de inanıyorum. Demek ki, yapılması gereken şey bu politikayı doğru ve faydalı olabilecek bir şekilde uygulamak.

Fikret başkan önündeki sürecin planlamasını yaparken kuşkusuz ki ilk olarak maliyetleri kısmanın hesabını yapıyordur. Bunun da en doğru uygulanışı kadroyu traşlamaktır. Yani maliyeti yüksek olan ve / veya performansı yeterli görülmeyen oyuncularla yolların ayrılması gerekir. Bu etapta yola devam edilecek oyuncuların doğru seçilmesi yine çok önemli. Örneğin benim bakış açımdan kurulacak olan "yeni Beşiktaş"ta Ricardo Quaresma ve Hugo Almeida'nın yeri yok. Alınacak olan bonservis bedellerinin haricinde sırf bu iki oyuncunun toplam yıllık maliyetlerinden (aşağı yukarı 6.5 milyon euro, yani 15 milyon lira) kurtulmak bile gayet değerli. Bu iki oyuncudan sonra diğer yabancılara göz atıp hangilerinden fayda sağlanabileceğine karar verilmeli. Çünkü eldeki kuş çoğu zaman daldaki kuştan daha iyidir. Kısacası mevcut kaynaklardan olabildiğince yararlanılmalı.



Bu noktada yabancıların içinde iki oyuncudan özellikle bahsetmek istiyorum. İlki tabi ki, Manuel Fernandes. Beşiktaş'ın parlak yıldızı.. Ligimizin en iyi ortasahalarından biri ve Avrupa düzeyinde de üst düzey yeteneklere sahip bir oyuncu. Böyle bir oyuncuyla yolları ayırmak için çok yüksek bir bonservis bedeli alınması lazım. Yoksa Fernandes'in kendisinin gelip "gitmek istiyorum" talebinde bulunmadığı takdirde kadroda tutulması gerekir. Aksi takdirde demin özellikle üzerinde durduğum esas faaliyet karını sağlamak, zayıf bir takım için çok zor bir iş. Diğeri ise Tomas Sivok. Çek oyuncunun durumu şu açıdan önemli, bir kaç ay içinde kontratı bitiyor ve serbest kalacak. Sivok gayet iyi bir savunma oyuncusu ve onu serbest bırakıp, yerine transfer yapılması son derece yanlış bir karar olur. Yıllık ücret konusunda bir ortak nokta bulunmalı ve kadroda tutulmalı diye düşünüyorum. Ersan Gülüm'ün de formunu sakatlık öncesine ne kadar çekebileceğinin soru işareti olduğu bir durumda, Sivok gibi bir istikrarlı oyuncuya kapıyı göstermek ekstra hata olur.

Maliyetleri kısmak ve eldeki oyuncuların bir kısmını satarak kaynak yaratmaktan sonra yapılması gereken şey mümkün olduğunca az bedel karşılığında maksimum performans verecek oyuncuları kadroya katmak. Bu noktada bence yine Galatasaray'ın örnek alınması gerekiyor. Elmander ve Selçuk İnan gibi iki muazzam katkı veren oyuncuyu bonservis bedeli bile ödemeden kadrosuna katmayı başardı Sarı-Kırmızılılar. Melo gibi takımın kilit oyuncularından birini kiralama yöntemiyle İstanbul'a getirdiler. Beşiktaş da bu yöntemleri kullanmalı. Sezon sonunda serbest kalacak olan birbirinden değerli oyuncular var Avrupa'da. Bunların arasından takıma uyacak olanların seçilip şimdiden temasa geçilmesi gerekiyor. Tabi ki, bu oyunculara da yıllık 4-5 milyon eurolar verilmeden mantıklı miktarlarda anlaşılması gerekiyor. Elde tutulacak olan iyi oyuncular, bonservissiz olarak takıma katılacak olanlardan sonra kalan boşluklara da uygun kiralık oyuncuları monte edebilirse Beşiktaş bence çok iyi bir transfer dönemi geçirmiş olur. Çünkü mümkün olduğunca az bonservis bedeli yüküne girilmemesi gerekiyor bu finansal durumda. Daha da önemlisi bonservis bedeli ödenilecek oyuncunun çok iyi seçilmesi gerekiyor. Keza Türk oyuncu piyasasının ne denli büyük bir balon olduğunu biliyoruz.



Bu bahsettiklerim işin takım mimarisi ile ilgili olan kısımlarıydı. Ancak bu kurulacak olan takımı yönetecek olan kişiyi doğru seçmek de çok önemli. Bu konuda Fikret Orman'ın verdiği Tayfur Havutçu ile devam kararını ne yazık ki doğru bulmuyorum. Şu içinde bulunulan şartlarda elindeki kadrodan maksimum verimi alabilecek, daha tecrübeli bir isime yönelmek daha yerinde bir hareket olurdu. Tayfur Havutçu'nun da sportif direktörlük görevine devam etmesinin ve yeni gelecek olan teknik adamla dirsek temasında olmasının takım için daha verimli olacağını sanıyordum. Umarım bu konuda yanılırım ve Tayfur Havutçu başarılı olur ama bence riskli bir hamle.

Günümüz dünyasında yapılan hataların ekonomik karşılıkları çok büyük oluyor. Şu da bir gerçek ki, artık Beşiktaş'ın hata yapma riski kalmadı. Bir an önce ekonomik olarak içinde bulunduğu bu serbest düşüşten çıkmak zorunda. Muhtemelen önümüzdeki süreçte özsermayesini düzeltmek ve iflas tehlikesinden kurtulmak amacıyla bir sermaye artımı yoluna da gidecektir Beşiktaş yönetimi. Bu ve benzeri yolları kulüplerimizin daha sık bir şekilde kullanacağına şahit olacağız gibi geliyor bana.

Sözün özü Beşiktaş'ın önünde uzun ve tümsekli bir yol var. Bu yolda bir çok sıkıntıyla karşılaşacaklardır ama önemli olan Hugo misali karşılarına çıkan tehlikelerden sağ-sol yaparak kurtulmaları. Keza Beşiktaş büyük bir kulüptür ve bu içinde bulundukları kaostan kurtulma yolunu bulacaklardır. Tekrar ve tekrar söylüyorum, gereken iyi bir stratejik planlama ve efektif bir yönetim.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Felipe Melo ve Albert Riera vak'ası..



Hayatta bazı gerçekler vardır. Robben'i alıyorsanız, sakatlık riskini de alırsınız.. Kuru fasulye yiyorsanız, gaz yapar.. Gibi. İşte Felipe Melo'yu takıma getirmeye karar verdiğiniz zaman, onun risklerini de paket halinde almış alıyorsunuz. Ancak kimi futbolcular öyle fark yaratıcı meziyetlere sahiptir ki, bu risklere göz yumup şansınızı denemek isteyebilirsiniz. Ricardo Quaresma gibi, Felipe Melo gibi.. Ne yazık ki, genellikle bu tarz oyuncular iyi oynasa da/kötü oynasa da zurnanın zart dediği bir yer geliyor. İşte Melo'nun zart dediği yer de geçen hafta yaşanan olay oldu.

Olayı şöyle bir özetleyeyim. Antrenman sırasında Melo ve Riera arasında bir gerginlik oluyor. Bunu standart bir durum olarak gören Fatih Terim, iki oyuncuyu da ceza olarak soyunma odasına gönderiyor ve antrenmandan atıyor. Ancak gerginlik orada da durulmuyor ve Felipe Melo soyunma odasının kapısında Riera'ya kafa atıyor. 10 saniye içinde gelişen bu olaydan sonra Felipe Melo'yu olay yerinden uzaklaştırıyorlar. Pitbull nasıl bir kafa attıysa Riera'nın gözü mosmor olmuş ve kaşı açılmış. Baya dayak yemiş yani zavallı adamcağız.

Şimdii bu işin iki yönü var bence. Antrenmanda oluşan bu tarz gerginliklerden, kavgalardan sonra hemen birilerinin kellesini istemek bence yanlış bir bakış açısı. Hepimiz yeri geliyor kavga ediyoruz, tartışıyoruz. Spor'un temel unsurlarından biri olan mücadelenin ruhunda var bu durum. En yakın arkadaşınla bile birbirine girebilirsin, ters bir pozisyonun neticesinde. Ancak Melo - Riera olayının bu standarttan uzaklaşmasına neden olan durum Melo'nun bunu uzatmış olması. Yani sahada tartışıp bağırıştıktan sonra soyunma odasına gidince bunu uzatmaması gerekiyordu. Belki orada da tartışma sürebilir ama tutup adama kafa atmak falan kabul edilecek bir şey değil.

Peki bu durumun sonucu ne olacak? Cezası ne olacak? Şüphesiz ki, bu olayın cezası kadro dışı kalmaktır. Hiç bir şey tek taraflı çıkmaz, iki oyuncunun da kadro dışı kalması ve çok ağır bir para cezasının verilmesidir. Ki böyle de olmalıdır ama bence playoffa bu kadar avantajlı giren, şampiyonluğu hak etmiş bir takımın en önemli oyuncularından birini kullanmama kararı alması bana pek pragmatist gelmiyor. Çünkü en nihayetinde 5 sene önce neler olduğunu çok kişi hatırlamaz, şampiyon olanlar hatırlanır. Ben Fatih Terim'in yerinde olsaydım eğer, Melo'ya çok ağır bir para cezası verirdim ama playoffta kullanırdım. Sezon sonu ise kesinlikle bonservisini almazdım. Çok beğendiğim bir oyuncu olmasına rağmen. Bakalım önümüzdeki bir kaç gün içinde her şey netleşir.

Ya bu arada söylemeden de geçemeyeceğim. Dün gece TRT'de Ersin Düzen'in sunumuyla yayınlanan programda göz göre göre sahtekarlık yapılmıştır. Adamlar youtube'dan hapishane kavgası görüntüsü alıp, "Melo olayı böyle başladı" manşetiyle vermişler. Özel görüntüler falan demişler. Ayıp be..